Yelli Köyü Sorgun Göleti Yürüyüşü - 28 Nisan 2013 Pazar

Fotoğraf sergisi çalışmaları, okul sınavlarımız tüm yoğunluğu ile sürerken hafta sonu hiç bir yere gidecek enerjiyi kendim de bulamıyordum. Dağ Filmleri Festivaline bile kendimi zorlayarak gitmiştim ki; Ziya Bey ve Gülseren Hanımın ısrarları sonucu birde öğrencilerin yoğun taleplerini kıramayıp isimlerimizi Mustafa Beye yazdırdık. Ben 07.40'da Maliye Bakanlığı önüne geldiğim de Selma Hanım, Ali Bey, Adil Bey, Mustafa Bey, Sait Bey ve Eşi bizleri bekliyordu. Tarık Bey de gelmişti...ki, biz hala bekliyorduk. Gecikmeli gelen Yıldız Hanımı da aldıktan sonra saat 08.15'de Milli Kütüphanenin önünden öğrencilerim Batuhan, Şimal ve Gamze'yi aldık ve yola devam ettik. Diğer duraklardan Semra Hanımı, Nilgün Hanımı, Ahmet Bey, Yüksel Bey ve Ziya Beyi alarak ilk defa doğa yürüyüşüne katılacak gençlerimizin ve doğanın yeşeren heyecanını izleyerek güzel bir gün geçireceğimiz kesindi...:))

Liderimiz Mustafa Bey gerekli açıklamaları yaptıktan sonra, bu haftaki rapor görevini bize verdi...:)) Ben onları ve çocukları kıramayıp şartları zorlayarak gelmiştim. Yazılılar okunacak!!! Bu günkü toplantıya yetişecek. Serginin son çalışmaları salonun düzenlenmesi planları nasıl yetiştireceğim stresini yaşarken bir de rapor görevi ne diyelim...:)) Böyle geçikmeli olacağı kesin kendilerine söylendi.

Şimdi söz doğayla İlk defa böylesi ciddi adımlarla buluşan Şimal'de;

28 Nisan günü güneşli, güzel bir sabaha, o gün her zamankinden farklı ve önemli bir şey yapacak olmanın heyecanıyla uyandığımda, daha önce hiç doğa yürüyüşüne katılmamış olduğum için bu kadar fazla şey öğreneceğimi ve bu kadar güzel bir gün geçirip, doğaya olan sevgimin bu kadar artacağını bilemezdim. Her insanın tabiatından gelen, ya da en azından gelmesi gerektiğini düşündüğüm, doğa sevgisi beni önüme bir fırsat geçtiğinde hemen yakalayıvermişti. Özellikle bizim gibi şehirlerde, apartman dairelerinde yetişen çocuklar için doğa sadece belgesellerden ibaretken onunla iç içe bir gün geçirme fırsatı verilmişti bana. Servisin gelip bizi almasını beklerken başka servislere binen bir çok doğa sporcusu görmek beni şaşırtmıştı. Ama yine de doğanın unutulmadığını, ona sahip çıkıldığını görmek beni mutlu etmişti.

Bu düşüncelerle servise bindiğimde saat yaklaşık 08.15 idi ve gözüme ilk çarpan şey gözlerdeki mutluluktu. Herkesin göz bebeklerinde birbirine benzer parıltılar vardı. Sanırım bu doğanın insana verdiklerinden yalnızca biriydi. Camdan bakıp uyanan doğayı gördüğümde heyecanım artmaya başlamıştı. Servisteki görev dağılımı ve tanışma kısmındaysa doğa sevgisinin insan hayatını nasıl değiştirebileceği daha açık bir şekilde çarptı gözüme. Doğaya saygısı olan insan hem kendine hem çevresine başka değer veriyordu sanki. Oysa şehirde doğal yaşamdan uzaklaşmış insanların içlerinde bu gibi güzel duygular bitip tükenmişti. İnsan doğanın bir parçası olduğu gibi doğa da insanın bir parçasıydı ve insanın bir parçası koparıldığında böyle bir değişimin olması anlamlı gözüktü gözüme.

Saat 09.10'da Ayaş'ta mola için servisten indiğimizde yüzümüze çarpan serin bahar havası beni yeniden uyandırdı ve tüm grubun bir şeyler yiyip biraz dinlenmesinden sonra yeniden yola çıkma vakti gelmişti. Şehirden uzaklaştıkça manzara güzelleşiyordu ve bu beni üzmeye başladı. Yaşadığımız yerlerin neden böyle güzel olamadığı, insanın neden yaşadığı her yeri kirlettiği, neden 'doğa' diye tanımladığımız yerde insanın artık yer alamadığını merak ettim... Kısa bir süre sonra, saat 10.15'de, yürüyüşe başlayacağımız Güdül-Yelli Köyüne ulaştık. Yaklaşık 5 dakika süren hazırlıklar sonucunda yürüyüşümüze başladık. Güneş tepeye doğru yükselirken biz de Yelli Köyü'nden uzaklaşmaya, hayvanlar, bitkiler yani insan ruhunun ihtiyaç duyduğu güzellikler arasında yürümeye başladık. 10.40'da arkamızda otlayan bir kaç inek eşlinde ısınma hareketlerimizi yapmış ve tekrar yürümeye geçmek için hazırlanmıştık. Yürüyüşün her anı, her adımı bir dersti benim için. Doğa hem kucaklıyordu bizi hem de ona yaptığımız haksızlıkları hatırlatırcasına acımasız davranıyordu. Her adımın sağlam atılması gerektiğini, düşünmeden hareket etmemeyi, hayatta kalmayı öğretiyordu adeta. Ve tek bir dalgınlığını affetmiyordu, yerde buluveriyordun kendini. Sık ormanların arasına daldığımızda işler çetinleşmeye başlamış ve bununla orantılı olarak da dayanışma artmıştı. Hayatta hep olageldiği gibi doğanın da en güzel kısımları en fazla dikenin olduğu ve yürümenin zorlaştığı kısımdı. Ama dik ve karmaşık yollardan sonra gelen Papaz Sümbüllü düzlükler hayattaki zorluklara katlanınca karşına çıkabilecek ödüllerin ne olduğunu gösterir gibiydi.

Saat 13.00'da ufak bir mola için göl kenarında durduğumuzda gördüğümüz kurbağaların, kertenkelelerin bizi heyecanlandırması bana biraz acıklı geldi. Doğadan bu kadar koparılmış olmamıza üzüldüm. Toparlanıp yeniden yola koyulduğumuzda ters laleler ve çuha çiçekleriyle karşılaşmıştık ve bu grubumuzda büyük bir sevince neden oldu. Aralarda 2 dakikalık molalar verdiğimiz bir saatlik yürüyüş sonunda uzun yemek molamızı vermek için durduk. Herkes acıkmış görünüyordu ancak kimse önce çevresine teklif etmeden yemeye başlayacak kadar aç değildi. Özellikle biz yeni katılanlara herkes bir şeyler ikram ediyor ve bu yardımlaşma daha sıcak bir ortam yaratıyordu. Şakalaşmalar ve konuşmalar arasında geçirdiğimiz yemek molasından sonra toparlanmaya başlamıştık. Liderimiz sıraya geçen grubumuzun yeniden başına geçmişti. Keyifler yerinde yürümeye devam edilirken karşılaştığımız bir görüntü tadımızı kaçırmıştı. Bir çöp yığınıyla karşılaşmıştık ormanın ortasında. Üstelik yürüyüşü yaptığımız günden tam 20 yıl önce , 28 Nisan 1993 de İstanbul Ümraniye'de çöplükte biriken metan gazının patlaması sonucu onlarca kişinin hayatını kaybetmiş olması ilginç bir tesadüftü. İnsanların neden ders almadığını benim kadar grubun diğer üyelerinin de merak ettiğini yüzlerindeki onaylamaz ifadeden anlayabiliyordum.

Her adımın bir tecrübe olduğu bu yolculuk saat 16.30'da son buldu. Ve kısa sayılabilecek hayatımda 'yaşadığım' günlerin en önemlilerindendi. Biraz yorgunlukla karışık bir mutluluk herkesin yüzünden okunuyordu serviste. Doğadan ona bugüne kadar yaptıklarım için özür diledim ayrılırken ve daha sık gelmek için söz verdim ona.

Şimdi de söz Batuhan Berk'te;

Yürümek insanın doğasında olan bir davranış. Daha ilk aylarında içinde bir hareket etme isteği var, bir tutku var. Yürümek bir nevi özgürlük aslında, hiçbir insanın mahrum kalmak istemeyeceği bir özgürlük. Daha ilk yaşında oraya buraya tutunarak, paytak paytak adımlar atarak bu özgürlüğüne başlayan insan hayatının son saatlerine kadar bu hakkına sahip çıkıyor. Yaşına, zamana aldırış etmeden. Katıldığım bu doğa yürüyüşünde de bu hakkımın ne kadar vazgeçilmez olduğunu anladım.

Aslında bu yürüyüşe katılmakta biraz tereddütlüydüm. "Acaba yürüyebilir miyim? Zorlanır mıyım? Yorulur muyum?" diye. Çünkü şehir hayatında sadece ve sadece oturuyoruz neredeyse. Hareket olanağımız kısıtlı. Aslında işimize de gelmiyor hareket etmek. Sonra düşündüm ve denemekten ne çıkar? dedim kendi kendime. İyi ki de düşünmüşüm, iyi ki de böyle demişim. Gittim, gezdim, yürüdüm ve yorulmadım, hatta dinlendim.

İnsan bu tip gezilerde yorulmuyormuş meğersem. Rahatlıyormuş. Çünkü doğanın o eşsiz yüzünü görebiliyoruz, beton yığınlarından sıyrılarak bu geziler sayesinde. Şarkılar söyleyerek, gülerek, sohbet ederek mutlu bir şekilde geziyoruz. Araba sesi değil kuş sesi duyuyoruz, griyi değil yeşili görüyoruz, duman değil ağaç kokluyoruz. Böyle bir ortamda tabii ki de yorulmazsınız. Bu geziler bence insanın düşünme ve plan becerisini de geliştiriyor. Çünkü attığınız her adımın bir mantığı bir güvencesi olmalı. Sağlam basmalısınız ki düşmeyesiniz.

Doğa o kadar muhteşem bir düzen ki, herşey birbirini takip edip, düzen içinde ilerliyor. Aslında bir bakıma, ayna gibi. Ona nasıl davranırsanız aynı tepkiyi görüyorsunuz karşınızda. Ben bu gezide bunu sonuna kadar gördüm, hissettim. Bir düzlüğe çıkıyorsunuz mosmor çiçeklerden gözleriniz kamaşıyor; fakat başka bir yere giriyorsunuz ağaçların kasvetli görüntüsü ve koşullara dayanamamış ağaçların hali sizi ürkütüyor.

Hani yırtıcı hayvanlar deniyor ya, işte insan dünyadaki en yırtıcı hayvandan bile daha yırtıcı kimi zaman. Ulaşamadığı yerlerde canlılar huzur içinde, ama ulaştığı yerde de bir tek çiçek dahi bırakmıyor. Ormanın tam ortasından geçerken gruptaki herkes gördüğü manzara karşısında bir hayli üzüldü aslında. Çünkü hiçbir şey umursanmadan tam orta yere bırakılmış devasa bir çöp yığını gördük. İşte bu da insanın en yırtıcı varlık olduğunun kanıtı. Ben bu geziden sonuna kadar memnun kaldım ve çok büyük zevkler tattım. Herkese tavsiye ediyorum. Eğer böyle bir fırsat bulursanız hiç tereddüt etmeden gidin, gezin ve rahatlayın

Son Söz;

Böylesi güzel bir etkinlik için öncelikle lider Mustafa Beye, Adil Beye, artçımız Ziya Beye ve tüm katılımcı arkadaşlara... ve öğrencilerle yakından ilgilenen güven duygusunu hissettiğimiz Yüksel Beye ve siz değerli doğa tutkunu arkadaşlarıma yardımlarınız için öğrencilerim ve ben sonsuz saygı ,sevgilerimizi iletir...teşekkür ederiz...

Asuman ERÇİN
Faaliyet Raportörü
30 Nisan 2013-Ankara

  • Etkinlik Fotografları
  • ya