Kuruçay Kaletepe Doga Yürüyüşü - 05 Şubat 2012 Pazar

Bu hafta sonu (05/02/2012 Pazar) geçen hafta gerçekleştirdiğimiz Kuruçay-Aktepe-Kaletepe tırmanışında kar seviyesinin bizleri engellemesi sonucu tamamlayamadığımız -Aktepe zirveden dönmek zorunda kaldığımız- programı tamamlamak amacıyla yine Çubuk-Kuruçay Köyündeydik ama sadece 4 kişilik bir grupla.(Engin ALKAN-Ziya Arif ATEŞ-Adil YAZIBAKAN (organik olmayan)-Yüksel ALPKAYA) İki hafta üst üste performansı hedefleyen faaliyet gerçekleştirince, üçüncü hafta dinlenmeyi tercih eden sporcu sayısı fazla olunca faaliyeti 4 kişi gerçekleştirmek zorunda kaldık. Ancak üç hafta süren performans faaliyetleri içinde en etkili, en heyecanlı ve en yorucu faaliyette bu oldu sanırım.

Hafta içinde sayımız bir artıp, bir eksilerek sürekli oynadı. En sonunda Cumartesi günü 4 kişi gitmeye karar verdik ve pazar sabahı Batıkent'te buluşup Kuruçay'a hareket ettik. Pursakları geçince karşılaştığımız yoğun sis bizi biraz tedirgin etse de, Çubuk'a doğru sis dağıldı ve güneş yüzünü göstermeye başladı. Çubuk'ta verdiğimiz kahvaltı ve çay molasından sonra saat10.15 sularında Kuruçay'a vardık. Köylüler köyün meydanında yüzünü gösteren güneşin keyfini çıkarırken, geçen haftadan tanıdık simalarla merhabalaştık. Geçen haftaki Aktepe faaliyetinde "Aktepe'nin zirvesine çıkamayacağımızı, eğer çıkarsak çay ısmarlayacağını iddia eden Çoban Ali Amcayla şakalaştık ve Aktepe'ye çıktığımızı ve borcu olan çayı yazın yaylada içmeye" sözleştik. Bu hafta önce Kaletepe'ye sonrasında Aktepe'ye tırmanacağımızı ve sonrasında geçen hafta tırmanırken izlediğimiz rotadan köye geri döneceğimizi ve köye dönüş saatimizin tahmini olarak 18.00-18.30 arası olacağını söylediğimizde bu kez köyün bakkalı Emin Amca "bizim söylediğimiz rotayı tamamlamamızın karın seviyesinden dolayı mümkün olmadığını ve eğer tamamlarsak akşam geldiğimizde çayın hazır olacağını" söyledi. Hazırlık esnasında yapılan bu candan sohbette köylüler ayrıca "bugün yukarılara avcıların da gittiğini, ormanın içinde dikkatli olmamız konusunda da" uyardılar. Saat 10.30 da köylülerle vdalaşıp yayla yolundan yürümeye başladık. Yoldan daha önce traktör gittiğinden yürüyüşümüzün başlangıcı kolay bir şekilde devam etti. Hava ise pırıl pırıl açık. Bulutlar aksesuar gibi mavi gökyüzünü süslüyor. Güneş ve yürüyüş sonucu vucudumuzun ısınmasıyla üstümüzdeki katmanlardan birer birer kurtulmaya başladık. En sonunda sadece termal içliklerle tırmanışımıza devam ediyoruz. Bu arada organik dağcımız Adil beyin ayakkabıları kendi kendine yürüdüğünden Adil Bey hiç yorulmuyor. Eeee o kadar da olmalı tabii ki. Bu kadar yıldan sonra organik dağcılık ünvanının yitirilmesi pahasına giyilen ayakkabının kendi kendine yürümesi şart olmalı.

Neyse bir saatlik yürüyüşten sonra iz açan traktöre ulaştık, buradan sonra da avcıların izlerini takip ediyoruz. Grup üyeleri traktöre ve avcılara minnettar. Avcılar bazı yerlerde karda iz açmak yerine, ayaklarındaki çizmelere güvenip dereden akan suyun içinden devam etmişler ve biz buralarda iz açarken aslında günün nasıl geçeceğinin sinyallerini almaya başlamıştık. Bastığımızda karda en az dizlerimize kadar gömülüyorduk. Bu nedenle mümkün olduğunca izlerden ayrılmamaya çalışarak devam ettik. Tam bir açıklığa gelmiştik ki, karşıdan iki avcının beklediğini ve bizlere sessiz olmamız için işaret ettiklerini farkettik. Yanlarına ulaştığımızda kendileriyle tanıştık. Adları Mustafa ve Ümit idi ve Kuruçaylıydılar. Domuz avına gelmişlerdi ve sadece Ümit'in elinde tüfek vardı. Yaklaşık bir 10 kişi olduklarını ve diğer avcıların ormanın içinde bir domuz sürüsünü çevirdiklerini ve kendilerinin burada kaçmaya çalışan domuz sürüsünü beklediklerini söylediler ve ormana girmemizin gerek avcılar yönünden gerek se domuzlar yönünden tehlikeli olacağını söyleyerek biraz beklememizi rica ettiler. Saat 12.30 olmuştu ve buraya kadar iki saatte gelmiştik. Hem dinlenmek hem de tehlikeye atılmamak için beklemeyi doğru bulduk. Yaklaşık yarım saatlik bir bekleme sonunda yukarıdan sıra sıra dizilmiş bize doğru gelen 8-9 domuzdan oluşan sürüyü gördük. Sürünün öncüsü bizi hissedince hemen durdu ve beklemeye başladı. Bu arada Ümit çiftesini hazırladı ve oda beklemeye başladı. Sürü Ümitin kendilerine doğru hareketlendiğini hisseder hissetmez geriye doğru döndüler geldikleri yoldan geri gitmeye başladılar. Bu arada Ümit sürüye bir 10-15 metre daha yaklaşmıştı ve tüfeğini ateşleyince sürünün ortalarından bir domuzun sendelediğini ve sürüden ayrılarak yan tarafa doğru kaçmaya başladığını gördük. Domuz yaralanmıştı. Ümit tüfeğini ikinci kez ateşleyince sürünün en arkasındaki domuzun yere yıkıldığını gördük. Domuz bir süre aşağı doğru yuvarlandı ve bir ağaca takılarak durdu. Bu arada yukarıya doğru yönelen sürüyü gören diğer avcıların tüfeklerini birer birer patlamaya başlamıştı. Tüfek sesleri, bağırış çağırış esnasında, bizim beklediğimiz yerden yaklaşık 50-60 metre aşağısına doğru iki kocaman domuzun yukarıdan aşağıya doğru can havliyle kaçmaya çalıştıklarını farkettik. Bizim yanımızdaki avcılar aşağıya doğru seğirtdiyseler de domuzları yakalamak mümkün olmadı.

Beş dakika sonra ortalık sakinleşti ve bizlerde tırmanış rotamız üzerinde ölü yatan domuza doğru tırmanmaya başladık. Aslında domuzun öldürülmesine üzülmüştük ama yapabilecek bir şeyimiz yoktu. Avcılar domuz sürüsünün bahçelerdeki vişne, kiraz va armut ağaçlarını zarar verdikleri için ava çıktıklarını söylüyorlardı. Neyse ki 10 kişilik avcı grubu tarafından çevrilen domuz sürüsü bildiğimiz kadarıyla sadece bir zayiat vermişti.

Artık tırmanırken takip edebileceğimiz traktör veya avcı izi yoktu. Bu kez mümkün olduğu kadar domuz sürüsünün karda açtığı izleri takip ederek yükselmeye çalıştık. Çünkü iz olmayan bölgede yürümek mümkün değildi. Ormanın bittiği 1750-1800 metrelere kadar, zaman zaman "s"ler çizerek domuz izlerini takip ettik. Ormanın izin verdiği açıklıklarda Kaletepe devasa kütlesiyle arada sırada bizlere göürünüyor. Ancak çam agaçları o kadar büyük ki çoğu zaman Kaletepe'yi görmek mümkün değil. Ormanın bittiği noktada domuz izleri yaylaya doğru yönelince, bize karlarla boğuşmaktan başka çıkar yol kalmadı. Ama kar toz kar ve bastığımızda kasıklarımıza kadar gömülüyoruz ve attığımız adımı çıkarmamız mümkün olmadığından çoğu zaman dizlerimizle yürüyoruz. Bir Adil abi, bir ben iz açıyoruz. Bu şekilde ilerleye ilerleye tırmanacağımız kütlenin altındayız. Artık karşımızdaki dik kütleyi hiç sağa sola sapmadan dosdoğru tırmanacağız. Çünkü çok fazla kar var ve kar toz şeklinde. hava da güneşli olunca çığ tehlikesi artıyor. Böylece tırmanmaya başladık. Buraya kadar doğru dürüst dinlenmedik. Artık ayaklarımızda güç-takat kalmadı. Bir an önce zirveye ulaşmak istiyoruz. Tırmandığımız yer oldukça eğimli ve insana dağ tırmanışı hazzı ve manzarası veriyor. Emniyetli alanlarda fırsat yaratıp bol bol fotograf çekiyoruz.

Nihayet saat 16.00 sıralarında zirveye çok kısa bir mesafe ile bağlanan sırta ulaşıyoruz. Toplanıyoruz, bir iki dakika soluklanıyoruz. Bu arada fotograflar çekiyoruz ve hep birlikte zirveye hareket ediyoruz. Saat 16.10 da1950 metre yükseklikteki Kaletepe'nin zirvesindeyiz. Kutlamalar ve fotograf çekiminden sonra Ziya beyin sürprizi ortaya çıkıyor. Ziya Bey buraya kadar sırt çantasında getirdiği sucukları, büyük çakmakla pişirmeye çalışıyor ama bu mümkün değil. En sonunda pişirmekten vazgeçip sucukları bazlamanın arasında olduğu gibi koyup kemirmeye başladık. Durduğumuzdan terimiz soğumaya başladı ve bizler üşümeye başladık ama hava açık ve manzara müthiş. İnsan etrafı doyasıya seyretmek istiyor. Ancak daha en az üç saatlik yolumuz var ve bizim karanlığa kalacağımız kesindi. Saat 16.30 da zirveden Aktepe'ye doğru inişe geçtik. Aktepe'den kaletepe'ye baktığınızda dik bir külah görülür ve külahın eğimi 70 dereceye yakındır. Bu eğimi kar yumuşak olduğu için kolaylıkla indik ve geç kaldığımız için Aktepe'ye tırmanmadan eteklerinden inişe devam ettik. Aktepe'ye geçtiğimizde saat 17.30 sıralarında güneş karşımızdaki Özlüce Tepelerinin ardında kızıllıklar bırakarak batmaya başlamıştı. Buradan itibaren Kuruçay'a kadar karanlıkta inecektik. Ancak güneşin yerine bu kez bize gökteki Dolunay eşlik ediyor ve her yer aydınlık. Kafa lambalarımızı bile takmaya gerek kalmadan sırt hattını takip ederek, yine bele kadar batan karda inişe devam ediyoruz. Doğanın kendiliğinden oluşan gece dinginliğinde (etrafta ayak izlerimizin karda oluşturduğu sesden başka bir ses yok) ve ay ışığının altında yaptığımız yaklaşık iki saatlik iniş müthiş güzeldi. Tekrar bu güzelliği yaşayabilirmiyiz bilmiyorum.

Sırttan ilerlediğimizden altımızdaki Kuruçay'ın ışıklarını sürekli görebiliyoruz. Köye yaklaştıkça izlediğimiz rota bizi zorunlu olarak vadi tabanına indirdi. Vadiye indiğimizde bir önceki hafta Aktepe'ye çıkarken açtığımız izleri takip ederek köye doğru yöneldik. Köpek havlamaları köye yaklaştığımızın göstergesiydi ve saat 19.30 da, faaliyete başladıktan 9 saat sonra arabamızı bıraktığımız köyün meydanındaydık. Meydanda sabahleyin konuştuğumuz köylüler merakla bizi bekliyordu ve eğer biraz daha gecikseymişiz bizleri aramaya çıkacaklarmış. Nereye kadar çıktığımızı merak ediyorlardı. Biz bir yandan ıslanan giysilerimizi, botlarımızı ve çoraplarımızı değiştirmeye çalışırken, bir yandan günü kısaca anlatmaya çalışıyorduk. Bakkal Emin Amca bizim için bakkalının arkasındaki küçük odadaki sobanın üstünde çay demlemiş. Bizi odaya davet ediyor ve bir yandan da "Bana 18.30 da geliriz dediniz. Bende saat 18.30 da çayı demledim sizi bekliyorum. Çay beklemekten kararacak" diye sitem ediyor. Oysa bu kadar yorgunluktan sonra küçücük bir odada yanan sobanın etrafında oturmuşsun elinde de bir bardak sıcak çay var; o an içtiğin çayın taze olması veya kararması hiç önemli değil. Aslında o çay dünyanın en güzel ve değerli çayı. Birkaç bardak çayı üst üste yudumlayınca birazcık kendimize geldik. Bu sırada sabahki avcılardan Ümit'de yanımıza geldi. Sohbet koyulaştı ama dışarıda hava buz gibi ve yollarda gündüz eriyen karlar akşamın soğugu ile buz haline geliyor. Çok da fazla geç kalmadan Ankara'ya dönüşe geçmeliyiz. Saat 20.15 sularında köydeki dostlarımızla vedalaşıp, Ankara'ya hereket ediyoruz. Hepimiz çok yorgunuz. Hatta Ziya Beyin faaliyetin sonlarına doğru "arabanın arka koltuğuna oturabilme" hayali kurmasına ragmen, arabada mutlu bir yorgunluktan bahsediyor. Herkes çok güzel ve farklı bir faaliyet yaşadığından bahsediyor.

Saat 21.30 sularında Ankara'ya ulaştık. Adil Bey Engin Beyi evine bırakacak. Vedalaştık ve ayrıldık. Hayatımızın bir sayfasını daha mutlu anılarla doldurmuş olduk.

Yüksel ALPKAYA 13/02/2012-Ankara

  • Etkinlik Fotografları