Bafa Gölü Kampı ve Beşparmak Tırmanışı - 21-23 Nisan 2017

Madadost’un geleneksel faaliyetlerinden olan ve bu yıl 10 uncusu düzenlenen Muğla Milas Bafa Gölü Kampı ve Beşparmak Tırmanışı için 20 Nisan perşembe akşamı saat 22.00’de Sezenler Sokak Atatürk Lisesi önünden hareket edip; Polatlı-Sivrihisar-Afyon-Denizli-Aydın-Söke güzergahını takip ederek 21 Nisan Cuma günü sabah saat 09.00 sularında Bafa'ya ulaşıyoruz. Söke'ye yaklaştıkça yağmur yağmaya başlamıştı ve bizler yağmurdan dolayı rahat hareket edemeyiz kaygısıyla tedirgin olmuştuk ancak Bafa'ya girdiğimizde yağmur kesildi. Önceliğimiz artık Bafa etkinliklerinin klasiği haline gelmiş olan kahvaltısında. Bizler için mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlanmış. Kahvaltıda bir kuş sütü eksik. Her şeyden bol bol var ve bizler acele etmeksizin kahvaltının keyfini çıkarıyoruz.

Bugün Bafa'da pazar kuruluyormuş ve bizler kahvaltı sonrası pazar yerine kısa bir ziyarette bulunuyoruz. Daha sonra hemen Bafa’nın yakınındaki tepenin üzerindeki Asar Kalesine gidiyoruz. Eski bir Bizans kalesi olan kale oldukça sağlam ve manzarası çok güzel. Gölü ve Beşparmak dağını çok net görüyorsun. Yüksel hoca bölge ve kaleyle ilgili ilginç bilgiler veriyor.

Daha sonra Yediler Manastırına gitmek üzere aracımızla Gölyaka Köyüne gidiyoruz. Köyün küçük meydanında bizleri köylüler karşılıyor. Yüksel hocayı hepsi tanıyor, köy kahvesinde köylülerle sohbet ederek çaylarımızı içiyoruz ve saat 13.00 sularında Yediler Manastırına doğru yola koyuluyoruz. İzlediğimiz patikalar manastırın yakınlarına kadar Karya Yolunu takip ediyor. Manastırda bir kayanın altına resmedilmiş Bizans resimlerini, manastır odalarını ve manzarayı seyrediyoruz. Gelincikler açmış ve manzara daha da güzelleşmiş. Dönüş yolunda ise Yüksel hoca bizleri yaklaşık 8-10 bin yıl öncesine tarihlenen ilkçağ insanların yaptığı resimleri göstermek için kayaların arasında bir yere götürüyor. Ulaşılması zor olan bu yerde oyuk bir kayanın altında yapılmış resimleri görüp, fotoğraflıyoruz. İnsanın şaşırmaması mümkün değil. Resimleri bakınca bir şeye benzetemiyorsun ama bu kadar uzun yıllar önce yapıldığını düşününce de hayret etmekten kendini alamıyorsun.

İlk çağ insanları tarafından yapılan resimleri gördükten sonra arabamızın bizi beklediği Gölyaka Köyüne doğru dönüşe geçiyoruz. Yol üstünde hemen hemen her yerde açmış bulunan Karabaş otlarından birazcık topluyoruz. Köyün meydanındaki köylülerle vedalaşıp kampımızı kuracağımız Göle hareket ediyoruz. Gölün kıyısında restoranın sağ tarafındaki sahile çadırlarımızı kurup, dinlenmeye çekiliyoruz. Ancak gece buraya gelen başka bir grubun yaptığı gürültülerden dolayı doğru dürüst uyuyamıyoruz. Ancak ertesi sabah saat 05.00’de tırmanış için erken uyanacağımızdan pek muhatap olmuyoruz ama öbür grubun gürültüsü tüm gece boyunca devam ediyor.

22 Nisan Cumartesi sabahı saat 05.00 sularında uyanıp, kahvaltı ve hazırlık sonrası saat 05.30 sularında aracımızla tırmanışa başlayacağımız Karahayıt köyüne hareket ediyoruz. Saat 06.00 sularında Karahayıt köyündeyiz. Karahayıt’ın rakımı 80. Beşparmak Dağının zirvesi olan Tekerlek Tepenin yüksekliği ise 1375 metre. Yani bugün hemen hemen 1300 metre kadar yükseleceğiz. Tırmanışı Kocadere’den ve dağın güneybatı yüzünden yapacağız. Derenin içinden yükseldiğimizden sabah güneşini uzun süre göremiyoruz. Zaten bugün güneşi pek göreceğe benzemiyoruz. Hava kapalı ve mevsimine göre oldukça soğuk. Kara bulutlar gökyüzünü kaplamış. Yağmurun yağmaması için dua ediyoruz.

Bafa faaliyetlerinde her zaman Süleyman rehberlik edermiş Madadost’a. Aslında bu rehberlik birazda sembolik. Çünkü Yüksel hoca’da Bafalı ve bölgeyi iyi biliyor. Ancak Süleyman yıllarca çobanlık yaptığı Beşparmak Dağına, Madadost’la her 23 Nisan’da tekrar çıkıp anılarını tazeliyormuş. Dağı çok iyi bilmesine rağmen kimseye rehberlik etmiyor ve sadece Madadost’la senede bir gün dağa çıkıyormuş. Bu faaliyette de Süleyman bizimle. Hoş sohbet güler yüzlü bir arkadaş.

Yavaş yavaş yükseliyoruz. Belli bir noktadan sonra eğim artıyor. Sırtın arkasına geçiyoruz. Ve zirveye giden yarıktan külaha doğru dev kayaların arasından tırmanıyoruz. Zirveye ulaşmak için kayaların arasındaki bir tünelden sürünerek geçmek zorundayız. Önce çantalar, sonra batonlar elden ele uzatılarak geçiriliyor. Sonrasında da herkes sürüne sürüne kayanın arkasına geçiyor. Herkes sağ salim tüneli geçtikten sonra artık dev bir kaya bloğundan oluşan zirve külahının altındayız. Herkesi birbiriyle eşleştiriyor Yüksel hoca ve kaya bloğunu tırmanmaya başlıyoruz.

Ve 5 saat 15 dakkalık bir çabanın sonunda artık zirvedeyiz. Saat 11.15. Kutlamalar, tebrikler. Hava kapalı olmasına rağmen manzara açık. Hiç esinti yok. Bu da bizim zirvede daha uzun zaman geçirmemize olanak sağlıyor. Çantalardan yiyecekler çıkarılıyor. Süleyman bize kendi ürettiği bal ve zeytinden getirmiş. Hep beraber güzel bir yemekten sonra zirve fotoğrafını çekiyoruz ve yaklaşık 45 dakikalık bir moladan sonra saat 12.00 sularında inişe geçiyoruz.

Külahı indikten sonra doğuya yöneldik. Burası hep kayalık. Dev kaya bloklarının üstünde ilerliyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüş sonrasında Sırat Köprüsündeyiz. Burası faaliyetin en heyecanlı bölgesi. Yan yana dik bir şekilde yükselen iki kaya bloğunun (yaklaşık yükseklikleri (3-4 mt) üstüne doğru kayıp, köprü oluşturan yarım metre genişliğinde ve 2 metre uzunluğundaki bir kayanın üzerinden karşıya geçip, karşı kaya bloğunun ince sırtından da aşağıya ineceğiz. Herkes; kimisi oturarak, kimisi yardım alarak, kimisi de cesaretle ayakta karşıya geçiyor ve sağ salim bu heyecanlı parkuru tamamlıyoruz. Aşağıda aşırı adrenalinden yorulan vücutlar için kısa bir mola verip dinleniyoruz.

Şimdi sırada Damlar Mağarası var. Halen dev kayaların üstünde ilerleyip yol bulmaya çalışıyoruz. Bu arada hafif hafif yağmur atıştırmaya başladı. Islanan kayalar risk yaratıyor. O yüzden daha dikkatli iniyoruz. Damlar mağarasına hızlanan yağmur altında varıyoruz. Mağaradan akan sudan eksik sularımızı doldurduk. Yağmurun hafiflemeye niyeti yok. Kısa bir moladan sonra önce Fotograf Kayasına sonrasında da geçitten inişe geçiyoruz. Yağmur zaman zaman şiddetini artırıp, bazende hafifliyor ancak hiç durmuyor. Herkes yağmurluklarını, pançolarını giyip, yağmurdan korunmaya çalışıyor.

Ormanın içine girdiğimizde aşağılardan hızla gelen bir sis bulutu birdenbire etrafımızı kapladı ve iki adım ötemizi göremez hale geldik. Zeminde ıslak. Zaman zaman dikkatsiz atılan adımlardan dolayı kayıp düşen arkadaşlar oluyor. Allahtan ciddi bir sorun yaşamıyoruz. Sürekli iniyoruz. Yol git git bitmiyor. İnsan, ne kadar fazla yol aldığının farkına inerken daha iyi varıyor. Aşağılara vadiye indiğimizde bir gün önce gördüğümüz kaya resimlerinin benzerlerinin ve daha çoğunun bulunduğu Balıkkaya’ya uğruyoruz. Resimleri gördükten sonra Karahayıt Köyüne doğru yola koyuluyoruz. Yağmur tüm şiddetiyle yağıyor ve bizler sırıl sıklam ıslanmış durumdayız.

Süleymanın evinde bizi bir sürpriz bekliyor. Süleymanın eşi sobayı yakmış ve bizler için yemek hazırlamış. Elimizi ayaklarımızı yıkayıp içeri giriyoruz. Islanan elbislerimizi sobada kurutuyoruz. Yer sofrasında Süleymanın eşinin bizler için hazırladığı basit ama mükemmel sofrada karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında sıcacık çayla kendimize geliyoruz. Bu arada yağmurun dinmeye niyeti yok. Saat 21.00 sularında artık beklemekten sıkılıp, hızlıca köyün meydanında bizi bekleyen aracımıza ulaşıyoruz. Ancak sıcacık evden çıkıp yağmur altında arabaya doğru yaptığımız 5 dakikalık yürüyüşte oldukça üşüdük. Hemen aracımızla kampımıza doğru, Kapıkırı Köyüne hareket ediyoruz. Çadırlarımza ulaştığımızda ilk işimizuyku tulumuna girip, ısınmaya çalışmak oluyor. Ancak bir süre sonra yorgunluğa yenik düşüp kendimizi uykunun tatlı kollarına bırakıyoruz. Ancak gece yaşananlar tam bir felaketti. Aşağıda ekibin lideri Yüksel hocanın olayla ilgili daha sonra hazırladığı yazıyı göreceksiniz.

"11,5 saat süren bir faaliyet sonrası -ki bu sürenin yaklaşık 5 saati yağmur altında geçmiş- ıslak bir halde saat 21.00 sularında kamp alanına ulaşıyorsunuz. Halen yağmur yağıyor ve sizler üşümüşsünüz. Ne yaparsanız? Hemen çadırlara girilir, ıslak üst baş değiştirilir, ısınmak için uyku tulumlarına girilir ve sonrasında yorgunluktan uyunur kalınır. Ancak gecenin bir yarısında çadırınızın dibinde birden bire bir darbuka sesi ve bağıra çağıra konuşan, şarkı söyleyenlerin sesiyle uyanırsınız. Bakarsınız ki saat 23:00. Yağmur dinmiş. Neyse dersiniz, herhalde sarhoşlar, biraz sonra giderler diye düşünürsünüz. Sıcak uyku tulumundan çıkmaya da üşenirsiniz. Uykuya devam etmeye çalışırsınız. Ancak darbuka sesi kesilmez, hatta artar. Üstüne konuşmaların içine son derece küfürlü konuşmalar girmeye başlar. İçinizden bu azabın bir an önce bitmesi için dua edersiniz. Nihayet yarım saatlik bir sabırdan sonra dayanamazsınız saat 23.30'da çadırın tentesini açıp uygun bir lisanla "zirveden geldiğinizi, çok yorgun olduğunuzu, uyumak istediğinizi, daha sessiz olmalarını rica edersiniz" dışarıdakilerden. Bu arada dışarıdakiler 5-6 araba ve dışarıda ellerinde bira şişeleri ve diğer ellerinde sigarayla hala bağıra çağıra konuşurlar. Sizin söylediklerinizi duyunca sanki kırmızı görmüş boğa misali öfkelenir dışarıdakiler. "Vay biz nasıl onların eğlenmesine karışırmışız, burası özgür bir ülkeymiş, eğer rahatsız olacaksak evlerimizden dışarı çıkmamalıymışız" gibi daha nice ipe sapa gelmez laflar. O kadar sarhoşlar ki bir şeyler anlatmaya çalışırsınız, daha ağzından laf çıkmadan üstünüze saldırırlar ve hayatınızda duymadığınız çirkinlikte kelimelerle küfürler savururlar. Bu olaylar hep sizin çadırlarınızın bir kaç adım ötesinde olur. Bunu yapanlar 2-3 kadındır. Dışarıdaki grubun erkeklerinden yardım istersiniz. "Ne olur uzaklaştırın bu bayanları bizden" diye ama erkeklerin hiç birisi bunu yapmaz veya yapmaya yanaşmaz. Siz de kadınlara müdahale edemezsiniz. Karşıdaki ekibin Söke'de faaliyet gösteren bir doğa yürüyüşü grubu olduğunu ve ekip olarak kamp için Bafa Gölüne geldiklerini öğrenirsiniz. Ancak bu olaylar yaşanırken ekip lideri ortada yoktur. Artık pes edersiniz ve çadırlarınıza çekilirsiniz. Ancak o kadar zıvanadan çıkmışlar ki, darbukayı kapıp gelip çadırın önünde göbek atmaya başlarlar. Hatta korkup çadıra saklandığınızdan bahisle erkekliğinizi bile sorgularlar. Sonunda dayanamayıp Jandarmayı ararsınız. Jandarma gelir ve siz 11,5 saatlik faaliyetin yorgunluğunun üstüne geceyi karakolda geçirirsiniz. Bu arkadaşlar giydikleri kollarında Türk bayrağı olan polarlarla kendilerini dağcı sıfatına sokarlar. Ancak ortada kamp yapan bir ekip varken onları rahatsız etmemenin, bırakın dağcılığın etik değerlerini, insan olmanın bir gereği olduğunu bile bilmezler."

Neyse gece 03.30 sularında karakoldan dönüp, çadırlarımıza çekildik. Uyuyabildiğimiz kadar uyuduk ve sabahleyin güneş çadırlarımızı ısıtırken ayaklandık. Çadırlar toplandı, arabaya yerleştirildi ve sıra her yıl geleneksel olarak yapılan kahvaltıya geçildi. Kahvaltıda yörenin özel böreği Otlu Börek ile Çaygıma, yörenin zeytinleri, peynirleri var. Güzel bir kahvaltıdan sonra bir gün önce Süleyman’a verdiğimiz bal ve zeytin siparişleri de gelince Kapıkırı’dan ayrılma zamanı geliyor. Herkesle vedalaşıp Ankara’ya doğru yola koyuluyoruz ve gece 22.30 sularında Ankara’ya ulaşıp sağ salim faaliyeti bitiriyoruz.

Metin ÖZ
30 Nisan 2017 - Ankara

  • Etkinlik Fotografları