Kaçkar zirveye niyet, Transa kısmet - 03/04 Temmuz 2016

Deselerdi ki bu tırmanış hayatının faaliyeti olacak, şüpheyle bakardım herhalde… Evet Türkiye’nin 4. büyük zirvesine kuzey klasik rotasından çıkacaktık ama bu ne kadar tehlikeli olabilirdi ki? Neticede Demirkazıklar gibi zorlu zirveleri tamamlayabildiğim için başlangıçta Kaçkar’a dair o kadar büyük endişelerim yoktu. Hatta buzul rotasının en zor, güney rotasının en kolay olduğuna ilişkin duyumlarım da olmuştu. Eee biz de orta karar bir rotadan gidecektik işte. Meğer kazın ayağı hiçde öyle değilmiş! Meğer bu Kaçkar Kuzey Klasik bildiğim ve tecrübe ettiğim bütün dağlardan daha zormuş. Zorluğu artıran bir unsur da mevsim ve hava koşullarıymış.

Yukarı Kavron’a 2 Temmuz günü Kazım’ın nasıl o yollara dayandığına hayret ettiğim minibüsünde hoplaya zıplaya ulaştık. Bizim aracımız ve şoförümüz Mehmet Bey Ayder’de kaldı. Aslında zirveye 3 Temmuz günü tırmanacaktık. Ancak hava koşullarını değerlendiren Yüksel Bey, yağmur ve sis yüzünden tırmanışı bir gün sonraya erteledi. Biz de o günü Büyük Karadeniz Gölü’ne ayırdık. Böylece hem irtifaya alışacak hem de uzun yolculuğun ardından bacaklarımızın pasını silecektik. Yukarı Kavron kalabalık değildi, birkaç çadır vardı biz geldiğimizde. Herkes Şahin abinin mekanında demleniyordu. Ne de olsa burası "cafe-restaurant" tı; En kalabalık grup da bizdik. Sobanın başında sohbet ederken Dağların Oğlu Bülent’le tanıştık. Rota hakkında sohbet ettik, o da aynı gün küçük bir grubu başka bir rotadan zirveye çıkarmayı deneyecekti. Muhlamalarımızı yedik, çaylarımızı içtik, malzemelerimizi kontrol ettik ve erkenden çadırlarımıza çekildik.

03 Temmuz 2016 Pazar

Yüksel hoca, bugün için planladığımız Kaçkar zirve tırmanışını yağmur ve sis yüzünden yarına (04 Temmuz 2016 pazartesi) erteleyince bizde günü boş geçirmek istemedik. Yüksel hoca da hem antreman, hem de gezmiş olmak amacıyla Göllere bir yürüyüş planladı. 03 Temmuz 2016 günü sabah saat 8.30’da 11 kişi olarak yürüyüşe başladık. Vadinin doğuya doğru yükselen sırtına doğru yayla evlerinin arasından yükselmeye başladık. Arada bir geride bıraktığımız doğa harikası yaylaya bakarak önümüzde uzanan patikayı takip ederek yolumuza devam ettik. Havanın açık, manzara müthiş. Bizlerde bu güzel manzaraları bol bol fotograf çekerek ölümsüzleştiriyoruz. Dere boyu devam eden patikanın izinden 2,5 saatlik bir yürüyüş sonunda saat 11.00 sularında “Büyük Karadeniz Gölü”ne ulaşıyoruz. Göl manzarasını, yansımaların coşkusunu kıskanan sis dalgaları arasında izleyip fotoğraf kareleri ve zihnimize kaydettikten sonra saat 11.30’da “Büyük Karadeniz Gölü”nü kendi sakinliğinde bırakıp güney güney batı yönünde tekrar yola düştük. Yaklaşık 10 dakika sonra “Deniz Gölü”ne ulaşıyoruz. “Deniz Gölü”, “Büyük Karadeniz Gölü”ne nispeten oldukça küçük bir göl olmasına rağmen en az onun kadar güzel bir göl. Çok yoğun bir sis vardı, sis adeta gölü görmemizi istemedi. Bir başka sefer tekrar geldiğimizde açık havada manzarayı daha güzel görebilmek ümidiyle “Deniz Gölü”nü de geride bırakarak kamp alanına dönmek üzere inişe geçtik. İnişimizde bizlere çevremizi kaplayan rengârenk çiçekler eşlik ediyor. Aşağılara indikçe sis etkisini kaybediyor ve masmavi gökyüzünde öbek öbek oraya buraya savrulmuş bulutlar pamuk yumuşaklığını hissettiriyor bize. Gözlerimiz, ruhumuz, bedenimiz dinlenmiş vadiyi gören sırta ulaştığımızda saat 13.00 olmuştu. Yayladaki küçük çinko damlı binalar yukarıdan çok hoş görünüyor. Ancak yine de keşke yaylaya biraz daha önem verseler ama yapılaşmadan belki biraz çeki düzen ve temizlik iyi gelecek diye düşünmeden edemiyor insan. Bu zevkli doğa yürüyüşümüz 13.10’da kamp alanına varmamızla birlikte bitiyor. Bakalım yarın neler bekliyor bizi…. (Nil AÇIKGÖZ)

04 Temmuz 2016 Pazartesi

4 Temmuz sabahı saat 03.00’te kamp alanından dokuz kişi (Yüksel A., Eftal D., Mine K., Necmettin K., Nil Ö., Türkşan K., Melek S., Özer Ö., Mustafa G.) yola çıktık. Havva ve Yıldız Hanım kampta kaldılar. Artçımız Mine’ydi. Çantalarda kazma ve kramponun yanı sıra atıştırmalıklar, sıcak su, normal su, yağmurluklar vardı. Gün 04.30 gibi ağarmaya başlamıştı ki, karşımıza bu dağ başında bir demir bahçe kapısı çıkıverdi. Meğer yukarıda Öküz Yatağına bırakılan hayvanların aşağıya inmesini önlemek için buraya bu demir kapı yapılmış. Ardımızdan kapıyı kapattık ve Mezovit'e (Öküz Yatağı) doğru ilerledik. Mezovit'e 05.00 sularında ulaştık ve ilk uzun molamızı -ki 10 dakikayı geçmedi herhalde- verdik. Meşhur çarşak zemini geçişimiz ve Kapıya uzanan kulvara girişimiz üç saati buldu. Kulvara girmeden önce kramponlarımızı taktık, kazmalarımızı çıkardık. Mustafa’nın kramponları ayakkabılarıyla uyum sağlamadı. Bu şekilde ilerlemesi risk oluşturur düşüncesiyle Mustafa’nın orada kalması ve bizi beklemesine karar verdi Yüksel Bey. Bu arada yol boyu bizi takip eden, aynı zamanda kendini Yüksel Bey’in yaveri gibi konumlandıran sadık köpeğimiz Mustafa’ya yarenlik edecekti.

Kulvarı çıkışımız ve kapıdan sırta çıkışımız 1 saat 15 dakika sürdü. Bu arada sis bir bastırıyor, göz gözü görmüyor, burnumuzun ucunu bile göremiyoruz; biraz sonra da esen küçük bir rüzgarla sis etkisini kısa bir süre kaybediyor ve bizler rotayı şöyle böyle görebiliyoruz. Saat 09.15 olmuştu ve asıl macera bundan sonra başlıyordu ama bundan hiçbirimizin haberi yoktu! Taa ki sis birdenbire açılıp, karşımızda dimdik yükselen Kaçkar Kuzey sırt hattını görene kadar. Aşağıdan bakınca burası nasıl tırmanılır diye düşünmeden edemiyor insan. Neyse Yüksel hoca öne geçiyor ve babaları, okları takip ederek tırmanmaya başlatınca bizler arkasından onu takip etmeye başlıyoruz.

Sırtta bazı noktalar karla kaplı ve her iki tarafıda uçurum. Buralarda Yüksel hoca kramponla geçiyor. Ancak bu mesafe kısa, sonrası yine kayalık ve taşlık. Bu nedenle çoğu zaman bu kayalık bölümleri de kramponlarla geçmek zorunda kalıyoruz. Krampon takmazsak karlı bölgelerde ciddi kayma riski var; karlı bölümü geçtikten sonra da kramponla yürümek ise tamamen eziyet haline geliyor. Tak-çıkar zaman kaybı olmasın diye, bu bölümleri zar zor da olsa kramponlarla geçiyoruz. Sırtın kaya yapısı oldukça çürük ve çoğu zaman güç almak için tuttuğumuz kayalar elimizde kalıyor. Ne kadar dikkat edilirse edilsin önde tırmananların yuvarladıkları taşlar sağımızdan solumuzdan geçerek aşağılara yuvarlanıyor. Batonların, kazmaların kazara çarpıştığını, kaskların tokuştuğunu, kramponların ellerimizle acı buluşmalarını söylemeye gerek var mı bilmiyorum.

Kaç kılçıktan, kaç kornişten geçtik sayamadım. Kılçıklardan geçerken konsantrasyonum bozulmasın diye sadece önümdeki ayak izlerine bakıyorum. Hatta yan geçişlerin birinde karın yumuşaklığı, kazmanın bir türlü saplanmaması ve aşağılara doğru derin bir uçurumun varlığı beni epey tedirgin etti. Kar olmasa belki her şey daha kolay olacak. Kar hem rotayı zorlaştırıyor, hem de etkinliğin süresini uzatıyor. Zirve için planladığımız saati epey geçtik. Sisin içinde karşımıza çıkan her yükseltiye içimden "işte zirve" diye sahipleniyor, onu aşıp tam bir "oh" diyeceğim anda, Yüksel hoca sislerin arasından belli belirsiz görülen bir başka yükseltiye doğru tırmanmaya devam ediyor. Zaman zaman sisten kendisini kurtaran güneşin sıcaklığını hissetsekde hava oldukça soğuk. Ayrıca hepimizin ayakları Goretex ayakkabılara rağmen ıslanmıştı. Ayakkabıların içi o kadar ıslak ve ayaklarımız o kadar uzun süre suyun içinde kaldı ki, parmaklarımızın arasında perde oluşacaktı artık!

Biz zirveye adım adım yaklaşırken aşağıda kapının oralarda Dağların Oğlu Bülent’i ve küçük ekibini fark ettik. Daha fazla ilerlemediler ve Kaçkar zirve yerine Mezovit Tepesine tırmanmayı tercih ettiler. Grubun en arkasında Melek vardı. Kulvara girdiğimiz andan itibaren Melek grubun arkasında kaldı. Yavaş ve emin adımlarla bizi açık ara takip etti. Tüm o tehlikeli geçişleri yanında kimsecikler olmadan yaptı, sadece izlere baktı ve soğukkanlı davrandı. Zaman zaman onu bekleyerek aranın daha da açılmasını engelledik. Ayrıca ne zaman geleceği belli olmayan sisin izleri görünmez kılması riski de vardı. Bu yüzden Melek hep göz temasında ya da sesle iletişim kurabileceğimiz bir mesafede bizleri takip etti.

Tüm kulvarda Yüksel hoca tek başına izleri açtı ve biz bu izleri takip ederek ilerledik. Hatta bir noktada aşağısı tamamen uçurum ve sol tarafı karla yığılı bir sırt hattında en üst noktaya kazmları saplayıp karın 70-80 derecelik eğimli yüzüne kramponlarla iz açarak geçtik. Adrenalin dolu bu geçişlerde gösterdiğimiz aşırı dikkat ve tedirginlik gücümüzü, kuvvetimizi oldukça düşürdü. Zirveye giden son karlı parkuru da -ki burada çoğu zaman belimize kadar kara gömüle gömüle tırmandık- tırmandıktan sonra nihayet saat 14.15 sularında Kaçkar Zirveye ulaşıyoruz. Mutluyuz, fire vermeden tüm ekip olarak zirveye ulaşmıştık da, dönüşü nasıl yapacağımızı düşünüyorduk içten içe. Fotoğraf ve video çekimleri yapıldı, atıştırmalıklar yendi. Bir ara bulutlardan sıyrılan güneşin sıcaklığı ve ışıltısıyla zirveden Büyük Deniz Gölünü görebildik.

Kuzey klasikte karşılaştığımız zorluk ve riskler yüzünden Mine kuzeyden inemeyeceğini ve bu yüzden dönüşü güney rotasından yapma önerisini getirdi. Yüksel hoca ise geldiğimiz rotadan dönme taraftarıydı. Güney rotasının uzun olduğunu, ayrıca zaman olarak bizlerin de planlanandan iki saat geride olduğumuzu, ayrıca hava koşullarının çok hızlı değiştiğini ve ortalığı kaplayan koyu sis bulutları yüzünden güney rotasında kılavuz babaları takip etmekte zorlanabileceğimizi söylüyordu. Yüksel hoca daha önce bir kez indiği güney rotasını bu yüzden pek güvenilir bulmuyor olmasına rağmen tüm grup üyelerinin ısrarla güneyden inme talebi karşısında, grubun genel kararına uyarak kararını değiştiriyor ve saat 15.00'de güney rotasından inişe başlıyor. Öncelikle kampta kalan Havva hanım ve Yıldız Hanımı arıyoruz. "Zirveye ulaştığımızı, bir problemimizin bulunmadığını, ancak inişimizi güneyden yapacağımızı ve bizleri merak etmemeleri" konusunda bilgi veriyoruz. Bu arada yağmur da başlıyor ve böylece ıslaklığımız katmerleniyor. Yağmur bir süre sonra kar yağışına dönüyor ve bizler uygun bir yerde üstümüze birer kat daha üst giysi giyiyoruz.

Güney rotasından inerken karda rotanın yarısında sona eren bazı izlerle karşılaşıyoruz. Bu izleri takip ederek iniyoruz. Yukarı Kavrun'da iken buzuldan zirve tırmanışı deneyen bir grupla karşılaşmış, olumsuz hava koşulları yüzünden grubun zirveye ulaşamadan yarı yoldan geri döndüğünü öğrenmiştik. Bu izleri o grubun izi sandık başlangıçta. Yüksel hoca bu izleri takip ederek buzul rotasının başına ulaşmayı, böylece yoğun siste rota konusunda sıkıntı yaşamamayı planlıyor kendisince. Oysa bir süre sonra izler batıya doğru yönelince Yüksel hoca iniş planını değiştiriyor ve kuzeye dönerek Yukarı Kavruna inmek yerine direkt güneyden Olgunlar Yaylasına inmeye karar veriyor. Böylece Kaçkar zirve diye başladığımız tırmanışımız, birden bire kuzeyden güneye Kaçkar Transına dönüşüyor. Her yükseltiyi aştığımızda Kaçkar’ın bir başka heybetli yüzü karşılıyor bizi. Zaman zaman bu izleri, çoğu zamanda Yüksel Bey’in içgüdülerini takip ediyoruz. Yaklaşık üç saatin sonunda kenarında altı-yedi çadırın kurulu olduğu Buzul Gölüne ulaşıyoruz. Kamp atan ekibin içinde Yüksel beyin tanıdığı Asuman'da var. Asuman'la karşılaşmamız dünya küçük dedirten bir karşılaşma oldu bizler için. Sarılmalar, merhabalaşmalar ve tebrikler, Asuman ve Yüksel hocanın sohbetinden sonra hızla inişe devam ediyoruz ve hızla Dilber Düzüne doğru ilerliyoruz.

Bu arada Mustafa’yı da unutmadık; telefonlar çekmeye başlar başlamaz Mustafa’ya ulaşmaya çalıştık ancak kendisine ulaşamayınca kamptakileri arayıp Mustafa hakkında bilgi almaya çalıştık. Mustafa kendisini bıraktığımız yerde bizi beklerken Dağların oğlu Bülent ve ekibiyle birlikte kampa Yukarı Kavron’a dönmüş. Bu haberi alınca sevindik. Böylece ekibin geride kalan üyesi güvende idi.

Saat 18.00 sularında Buzul Gölünden ayrıldık. Havanın kararmasına yaklaşık 2-2,5 saatimiz var. Bu süreyi iyi değerlendirmek istiyoruz. Hızlı hareket etmeye çalışıyoruz. Kaçkar’a güney rotasından çıkışlarda kamp alanı olarak kullanılan Dilberdüzüne indiğimizde saat 19.20 civarıydı. Burada bir grup dağcı güneyden dağa çıkış için kamp atmıştı. Bizlere çay ikram etme teklifini reddetmedik ve ikram ettikleri çayla içimizi ısıttık ve biraz da soluklandık. Geceye çok kalmadan Olgunlar’a inmek istiyorduk. Dilberdüzü ile Olgunlar arası 6-7 km dendiyse de bana bu mesafe en az 10 km gibi geldi. Oldukça yüksek tempoda yürümemize rağmen Olgunlar Yaylasına ancak 22.30 civarında inebildik. Ayaklarımız ve ayakkabılarımız o kadar ıslanmıştı ki, yol boyunca geçmek zorunda kaldığımız derelerde taştan taşa sekmek yerine, direk suyun içine kendimizi vuruyorduk. Nede olsa ayaklarımız ıslaktı, daha fazla ıslanmasının bir zararı olmazdı.

Olgunlardaki halimiz görülmeye değerdi; dere kenarındaki bir kamelyada sekiz kişi oturmuş ve kocaman bir "oh" çekmiştik. Sağ salim dağdan inmiştik, şimdiki meselemiz ise geceyi geçirebileceğimiz bir yer bulmak ve ertesi gün Yukarı Kavron’a dönüşümüzü organize etmekti. Her iki başlıkta da şans yüzümüze güldü: Önce Olgunlar Pansiyon’un sahibi Osman Dayı karşımıza çıktı. Yatacak yer meselesini çözülmekle kalmadı, restoranında karnımızı da doyurdu. Restoranda hemen sobayı yaktık, ısındık, eşyalarımızı kuruttuk. Üstüne güzel bir de çay içtik. Pansiyonda duş imkanı vardı. Bu yorgunluğun üzerine sıcak bir duş, kaymaklı ekmek kadayıfı gibi geldi bana. Yüksel Bey dönüşümüzü de hemen organize etti. Bizi Ayder’den Yukarı Kavron’a götüren Kazım’ın aracılığıyla çok ekonomik bir araç ayarlandı. O gece yatağa temiz, karnı tok ve sağ salim girebildiğim için şükrettim. Yorgunluktan bir süre uyuyamadıysam da bütün gün yaşadıklarımız gözümün önünden geçti; ne kadar benzersiz bir deneyim yaşadığımı düşündüm. Buna fırsat veren, katkı sağlayan herkese çok ama çok teşekkür ediyorum.

Türkşan KARATEKİN
Faaliyet Raportörü
12 Temmuz 2016 - Ankara

  • Etkinlik Fotografları