Bafa Kampı/BeşparmakTırmanışı/ÇivrilAkdağ Tırmanışı - 19-22 Nisan 2014

Kulübümüzün geleneksel faaliyetlerinden olan Bafa Kampı ve Beşparmak Tırmanışı her yıl 23 Nisana denk gelen haftada yapılmaktadır. 2014 yılında bu etkinliğe Çivril Akdağ Tırmanışını da ekledik. 4 günlük faaliyetin her günü ayrı bir katılımcı tarafından rapor haline getirilmiştir.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Kulübümüzün geleneksel faaliyetlerinden olan Bafa Kampı ve Beşparmak Tırmanışı ile Çivril Akdağ Tırmanışı için yolculuüumuz 18 Nisan 2014 Cuma akşamı saat 22:00’da Maliye Bakanlığının önünden başladı. 15 kişiyiz. Afyon-Denizli-Aydın ve Sökeüzerinden Bafa’ya ulaşacağız. Yolculuğun başında Yüksel Bey dört günlük faaliyet hakkında bizleri bilgilendiriyor. Sonrasında raportörler belirleniyor. 1. gün Ben (Kadir Tuncer), 2.gün Mustafa Karabulut, 3.gün Engin Akan, 4 gün içinse Türksan Karatekin raportör olarak belirleniyor.

Yolumuz uzun, yaklaşık 700 km. 10-11 saat sürecek. Afyon Cumhuriyet Tesislerinde molamızı verdikten sonra ilerleyen saatlerde uyumaya çalışıyoruz. Bu uzun yolda Engin Genç ara ara direksiyona geçip kaptanımız Mehmet beyi dinlendiriyor. Ertesi sabah (19.04.2014) 08:00 sularında Söke’ye ulaşıyoruz. Bizi önce kapalı bir hava, ardından sileceklerin zor yetiştiği bir yağmur karşılıyor. Şiddetli yağmur Bafa Gölüne yaklaştıkça hafifliyor. Yüksel Bey gölün kenarında Beşparmak Dağlarının en iyi göründüğü noktada kısa bir fotograf molası veriyor. Gölü ve karşımızda bütün heybetiyle duran Beşparmak Dağlarını seyrediyoruz.

Kısa bir yolculuktan sonra Bafa'dayız. Bafa Yüksel Beyin memleketi. Burada kahvaltı yapacağız. Kendisine gösterilen ilgi ve alakadan burada çok sevildiğini anlıyoruz. Tabi ki bu sevgi yapacağımız kahvaltıya da yansıyor. Biz gelmeden muazzam bir sofra hazırlanmış, önce görsel olarak doyuyoruz. Sofranın görüntüsü bir harika, yok, yok. Hani bir kuş sütü eksik derler ya, burada o da var. Her şey organik ve yöresel. Bu nedenle hepsi çok lezzetli. Servis bir harika. Ne istersek sınırsızca önümüze konuyor. Öyle bir kahvaltı yapmışız ki bırakın öğle yemeğini çoğumuz akşam yemeğini bile ufak atıştırmayla geçiştirdik. Bizi sıcacık güler yüzüyle karşılayan Abdullah bey ve ailesine teşekkür edip dönüşte almak üzere zeytin ve zeytinyağı siparişlerimizi verip Selimiye Pazarına doğru yola çıkıyoruz. Pazarda köylüler kendi bahçelerinde yetiştiridikleri ürünleri satmaya getirdiklerinden her şey çok taze. Ege’ye has otlar ve iri çilekler dikkatimizi çekiyor. Pazarın civarında kaybolmakta olan nalbur, yorgancı ve semerci dükkanları var. Semer ustası ile konuştuğumda bir semeri iki günde yaptığını söylüyor. Zaten dolu olan araca pazardan aldığımız torbaları da koyunca ayaklarımıza yer kalmıyor.

Saat 11:30’da Asar Kalesine doğru hareket ediyoruz. Kaleye yakın bir yerde inip bahçe ve tarlalar arasından yürüyüşe geçiyoruz. Burada üç kale bulunuyor. Haberleşme amacıyla yapıldığı söyleniyor. İçlerinde en sağlam kalmış olanı Romalılar döneminde yapılmış olan Asar Kalesi. Kale içindeki zeytin ağaçlarının en genci yüz yıllıkmış. Asar Kalesinden 13.30’da Yediler Manastırına gitmek için ayrılıyoruz. Araçla Gölyaka Köyüne kadar gidip buradan manastıra kadar yürüyeceğiz. Bu köyde “Entelköy Efeköye Karşı” filminde oynayan Mehmet amcayla tanışıyoruz. Mehmet amca rehber ve aynı zamanda mahalli sanatçı. Ertesi akşamki yemeğimizde sazı ve sözüyle bize eşlik etmesi için davet ediyoruz. Çiçeklerle dolu yoldan ulaştığımız Yediler Manastırından tüm Bafa Gölünü görüyoruz. İsminden de anlaşılacağı gibi zamanında yedi keşiş burada inzivaya çekilmiş. Bir kayanın altyüzüne çizilen Hırıstıyanlıkla ilgili resimler çok güzel ve değerli; ancak insanlar buraları ulaşabildikleri yerlere kadar zarar vermişler. Yüksel Beyin dediğine göre manastır gün be gün yıkılmalar nedeniyle ciddi anlamda küçülüyormuş.

Daha sonra MÖ 6000'li yıllara tarihlenen ilkçağ insanlarının çizdiği kaya resimlerinin bulunduğu kayaları görmeye gidiyoruz. Resimlerin her biri bir töreni anlatıyor. Mesela biri düğünü anlatıyor. Resimlerin hiç birinde savaşa dair bir iz yok. Bu kadar tarihi değeri yüksek olan bir yerin bakımsızlığı ve kaderine terkedilmiş olması bizleri üzüyor.

Tekrar geldiğimiz yoldan Gölyaka Köyüne dönüp, köy kahvesinde çayımızı içip bir şeyler atıştırdıktan sonra saat 17.00’de kamp atacağımız Kapıkırı Köyüne ulaşıyoruz. Sahile çadırlarımızı kuruyoruz. Artık keyif zamanı. Çadırlarını kuran arkadaşlar göl kenarındakisohbet edip, batan güneşin muhteşem manzaranın tadını çıkarıyor. Yolculuğun ve hareketli günün yorgunluğu üstüne sabah 05.00’de tırmanış için uyanacağımızdan erkenden çadırlarımıza çekiliyoruz.

Kadir TUNÇER (1.Gün Raportörü)

  • 1. Gün Fotografları

  • 20 Nisan 2014 Pazar

    18 Nisan 2014 Cuma akşamı saat 22.30'da Ankara'dan başlayan yolculuğumuzda, 19 Nisan pazar Muğla Bafa gölü kenarında bulunan Kapıkırı köyünün yanında kampımızı kurduk. Cumartesi gününü tarihi eserleri ve köyü gezerek geçirdik. Akşam yemekleri yenildikten sonra herkes pazar günü yapacağımız tırmanış için çadırlarına çekildiler.

    20 Nisan Pazar günü sabah saat 05.00'de uyandığımızda, Engin hocanın herkesi uyandırmaya çalışan sesi geliyordu çadırımıza. Kahvaltısını yapan, çantasını hazırlayanlar birer ikişer çadırlarından çıkmaya başladı. Kamptan saat 05:30'da 15 kişi tırmanışa başlayacağımız Karahayıt Köyüne minibüsümüz hareket ediyoruz. Gün yeni ağarmaya başlıyor. Ankaradan gelen herkes çok heyecanlıydı. Katılımcıların çoğu ilk defa Beşparmak Dağına tırmanacağından herkes çok heyecanlı görünüyor.

    Saat 06.00'da karahayıt köyünden tırmanışa başlıyoruz. Rotamız Kocadere rotası. Rehberimiz her zamanki gibi Karahayıt'tan Süleyman. Süleyman'da bizim Beşparmak tırmanışlarımızın klasiklerinden oldu. Onsuz Beşparmak tırmanışını düşünemiyoruz. Tırmanışa başlamadan önce grup liderimiz Yüksel Bey her zamanki gibi görev dağılımını açıkladı. Lider yardımcısı Ziya Bey, artçımız ise her zamanki gibi Engin Hoca oldu. Ben ise, ileride belgesel haline getirmeyi planladığımızdan tırmanışı görüntülemekle görevlendirildim. Tırmanışa başladığımız Karahayıt Köyünün rakımı 80; Beşparmak Dağının zirvesi olan Tekerlek Tepenin ise 1375 metre. Yani bugün yaklaşık olarak 1300 metre yükseleceğiz.

    Tırmanışımıza Kocadere'den gürül gürül akan suların çıkardığı muhteşem sesler eşlik ediyor. Rehberimiz Süleyman'ın çoçukluğu bu dağlarda çobanlık yaparak geçtiğinden her ağacı, her taşı tanıyor ve sık sık bzilere bölge ile ilgili bilgiler veriyor veya yaşadığı anıları anlatıyor. Doğanın huzuru ve güzelliği, burada yaşayan Süleymanın ruhuna ve yüzüne de yansımış. Güleryüzlü, bizleri misafir olarak kabul edip herkesle ayrı ayrı ilgilenmek istiyor. Süleymanın bölgeyle ilgili o kadar çok anısı varki, anlattıklarıyla yürüyüş esnasında grup hiç sıkılmıyor. Yüksel Bey zaman zaman su ve nefes molaları veriyor. (bu molalar hiç bir zaman 2 dakikayı geçmiyor....:)

    Grubun kameramanı olan ben, bazen grubun önünde, bazen arkasında bu güzel anları kayda alabilmek için olağanüstü çaba harcıyorum... Hava kapalı ancak tırmanış için ideal bir hava var. Bu yüzden hiç kimse sıcak diye dertlenmiyor. Grubun temposu yüksek. Dev çam, ardıç, kestane ve sandal ağaçları arasında süren tırmanışımızda sırta ulaştığımızda kısa bir mola veriyor. Burada biraz dinlenip, bir şeyler atıştırıyoruz. Sırttan dağın kuzeyine dogru ilerlediğinizde karşınıza devasa ve dik bir kaya bloğu çıkar. Burası "Kızın Kayası". Biraz batıya doğru "Kızın Pınarı" ve "Kızın Mezarı" diye isimlendirilen yerler var. Ancak bizler rotamız dışında olduğu için "Kızın Pınarı" ve "Kızın Mezarı" nı göremiyoruz. Ancak, Süleyman bölgeyi ve bölgeye adını veren çoban kızın hikayesini bizlere anlatıyor.

    Buralarda çobanlık yapan çok güzel bir kız varmış. Çoban kız her gün koyunlarını, ineklerini otlatmak için buraya gelir ve bu kayanın başına oturup, otlayan hayvanlarını gözlermiş. Ancak çoban kız buralarda yalnız değilmiş. Dağın sarp yapısı ve ulaşılmazlığından dolayı eşkiyalarda buraları mesken edinmişler. Bir gün eşkiyalar yine hırsızlık ve soygunla edindikleri ganimetlerle buraya gelip, sakladıklarında çoban kızı farkederler. Çoban kızın ganimetleri sakladıkları yeri gördüğüne düşünerek, kızı bu kayadan aşağı atarak öldürmüşler. Daha sonra Köylüler kızın ölüsünü bulduklarında, kayanın biraz aşağında bulunan düzlüğe kızı gömerler ve yakındaki bir pınardan su alarak mezara dökerler. Böylece bu üç yere kızla ilgili isimler verilmiş olur.

    Tekerlek tepeye ulaşabilmek için dağın kuzey yüzüne geçmek gerekir. Artık Aydın sınırlarındasınız. Sırttın kuzey yüzünden sırtından arka tarafa yan yürüyüşe geçiyoruz ama bir taraftan da tırmanıyoruz ilerlediğinizde zirve devasa gövdesiyle karşınıza çıkıverir. Tam burada bacağımdaki kasılmalar beni yürüyemez hale getirdi. Arkadaşlar hemen mola verip, kremlerle ilk müdahaleyi yapıyor. Biraz dinlendikten sonra kendime geliyorum ve trımanışa devam ediyoruz. Beşparmağın zirvesi olan Tekerlek tepeye ulaşabilmek için dev kaya bloklarının arasından dik bir parkuru tırmanmak zorundasınız. Parkurun bitiminde birdenbire önünüzü dev kayalar kapatır. Bilmeyen için yolun bittiği yerdir burası. Arkaya geçmek mümkün değildir. Ancak arkaya karşınıza çıkan bu iki dev kayanın arasındaki bir boşluktan yılan gibi sürünerek geçebilirsiniz. Bu boşluk o kadar dadı ki, sırt çantanızla bile geçemezsiniz. Bizlerde önce sırt çantalarımızı geçireceğiz. Bu nedenle önce bir kişiyi geçiriyoruz. Boşluğa iki kişiyi yerleştiriyoruz, en aşağıdan da bir kişi çantaları uzatıyor. Böylece elden elde boşluktan çantaları ilk önce geçiriyoruz.Daha sonra sıra tüm grup üyelerine geliyor. Herkes bir şekilde burayı, bu harika bacayı geçiyor. Muhteşem bir heyecan.

    Baca geçişinden sonra Tekerlek Tepeye bağlanan sırta ulaşıyoruz. Burası 50 metrelik dev bir kaya bloğu. Tırmanmak gerekiyor. Rotanın bir kilit noktası var ve Yüksel Bey, Süleymanla birlikte bu kilit noktadan grup üyelerinin rahat çıkabilmesi ip hattı kurmak için önden tırmanıyor. Hat hazırlandıktan sonra herkes tek tek güvenli bir şekilde zirveye çıkıyor. Saat 11.40 ve bizler 16 kişi zirvedeyiz. Herkes çok mutlu ve sevinçli. Zirve coşkusunu herkes birbirine sarılarak ve tebrik ederek kutluyor. Hava güzel ve zirve keyfi için bir saat buradayız.

    Bulutlara uzanmak bu olsa gerek. Zirvede bulutlarla aynı hizadayız. Aşağılarda bafa gölünün muhteşem manzarası ve Söke ovasının sonsuz düzlüğü; karşımızda Bafa Köyünün sırtını dayadığı yemyeşil Kocadağ görünüyor. Süleyman her zamanki sürprizini yspıyor ve zırt çantasında bizler için getirdiği yiyecekleri çıkarıyor. Zeytin, bal, patates haşlama, domates, yufka, soğan, kek v.s. ile ayrıca bizlerin çantasından çıkanları birleştirince ortaya kral sofrası çıkıyor. Hep birlikte sofradayız. Hiçbir paranın satın alamayacağı bir keyif ve mutluluk.

    Zirve fotoğraflarını da çekildikten sonra 12.30 gibi zirveden inişe geçiyoruz. Zirveden inişi yine dikkatli ve güvenli bir şekilde iniyoruz. Sırtta toplanıyoruz. Yüksel bey yukarıda oluşturduğu hattı toplayıp, yanımıza geliyor. Rotamız sırttan doğuya doğru kayalık bir etap ve Yüksel Bey batonları çantaları yerleştirmemizi ve her iki elimizin de boşta kalması gerektiği konusunda grubu uyarıyor. Riskli aşağısı uçurum olan kaya kütleleri geçiyoruz. Nihayet rotanın en riskli noktasındayız. Burası "Sırat Köprüsü". Sırat Köprüsü; aralarında 2 metrelik bir uzaklık bulunan ve derinliği 10 metreyi bulan bir uçurumla birbirinden ayrılan, yan yana devasa iki kayayı birbirine bağlayan genişliği 50-60 cm olan bir kayadan oluşmakta. Karşıya geçtiğinizde 3 metrelik ince bir sırt sizi beklemekte. Sırttın bitiminde ise üç basamak halindeki inişi yaptığınızda, ancak kendinizi güvende hissedebilirsiniz.

    Sırat Köprüsünü gören herkes önce bir tereddüt yaşıyor. Ancak daha sonra yardımlaşarak, güvenli bir şekilde herkes geçişini tamamlıyor. Aşırı adrenalin yüklemesinden dolayı aşağıda düzlükte bir rahatlama molası veriyoruz. Herkes kendine geliyor. Şimdi ki hedefimiz boşalan sularımızı doldurabileceğimiz ve tavanından su akan Damlar Magarası. Rotamızda artık her ne kadar devasa kayalar bulunmasa da yorulduk. Tempomuz düşmeye başladı. Damlar magarasının buz gibi suyuyla eksilen sularımızı dolduruyoruz ve "Fotograf Kayasında" fotograf çekim molası veriyoruz.

    Artık inişe geçiyoruz. Parkur çok büyük olmasa da kayalık ve taşlardan oluşmakta. Önceki yıllarda var olan patikamsı düzlükler yağan yağmurlardan dolayı bozulmuş, daha kötü bir hale gelmiş. Bu arada hafif hafif yağmur başladı. Yağmur sadece çiseliyor ancak kayalar tamamen ıslandığından kayıyor. İnişimiz şimdi çok daha fazla tehlikeli olmaya başladı. Önce Engin Hoca, sonra da ben çok sert düştüm. Ama problem olacak bir durum yok. Kayaların kayganlığı birde grubun yorgunluğunu da dikkate alarak Yüksel bey, Süleyman bey ile durum değerlendirmesi yaparak rotada değişiklik yapıyor ve kayalık vadinin solundaki ormanlık alandan inmeye karar veriyor.

    Parkur çok dik olduğundan dikkatli olmak gerekiyor. Ama grup zirvenin vermiş olduğu mutluluk ve motivasyonla sohbet ederek inişe devam ediyor. Şimdiki hedefimiz yaklaşık 8-10.000 yıl öncesine tarihlenen kaya resimlerinin olduğu Balıkkaya kaya resimlerini görmek. Burası ilginç bir yer. İlk çağda yaşamış insanlar bu kayalara yaptıkları resimlerle kendi günlük yaşamları ile inanış ritüellerini anlatmaya çalışmışlar. Aslında çok değerli ve önemli bu resimler ne yazık ki korunamıyor ve her türlü kötü etkiye açık.

    Balıkkaya'dan sonra köye giden dağ yoluna çıkıyoruz. Yüksel Bey serbest yürüyüş izni verince, herkes kendi temposuna uygun hızda köye doğru yürüyüşe geçiyor ve saat 18.30'da Süleymanın evine ulaşıyoruz. Süleyman zirvede yaptığı sürprizi evinde de bizlere yaşatıyor. Dağdan eşini arayıp bizler için yemek ve çay hazırlatmış. Menüde bal, çökelek, zeytin ve hayatımda yediğim en lezzetli bakla yemeği vardı. Süleymanın hakkı nasıl ödenir bilmiyorum. Üstelik Süleyman tüm bunları hiçbir karşılık beklemeden yapıyor. Süleyman aynı zamanda arıcı. Kendisinin ürettiği ballardan alıp, bizi bekleyen aracımızla kamp alanına geçiyoruz.

    Kampa ulaşıp, temizleniyoruz. Birazda dinlenmek lazım. Çünkü akşam yanımızdaki lokantada zirvemizi kutlayacağız. Lokantanın sahibi Hüseyinbizler için kefal ve yılan balığı hazırladı. Yemekte günün güzel sohbetleri ve müzik eşliğinde kaybolup gidiyoruz. Yemek sonrası bazı arkadaşların sahildeki kerevetlerde halay çalışması yaptığı konusunda duyumlar alınsa da, ben raportör olarak uykuya geçtiğimden, bunu sadece bir dedikodu olarak buraya yazıyorum. Çünkü 12,5 saatlik bir etkinlikten sonra halay çekmeyi ancak biyonik insanlar yapabilir.

    Günün raportörü olarak ben Mustafa Karabulut, katılımcı arkadaşlara grup uyumlarından çok teşekkür ederim. İnsanlar bu etkinliğe mutlu olmak gelmişler, sanırım mutlu da oldular.

    Mustafa KARABULUT (2.Gün Raportörü)

  • 2. Gün Fotografları

  • 21 Nisan 2014 Pazartesi

    Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Saatime baktığımda 07:00’ı gösteriyordu. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen soğuk değil. Anlaşılan bugün sıcak hava olacak. Çadırımın fermuarını açar açmaz gölün içindeki adayı-yani kaleyi görüyorum. Mesafe o kadar yakın ki insanın birden yüzerek gidesi geliyor. Hemen dışarı çıkıp derin bir nefes alıyorum. Temiz hava gibisi yok. Gölün ve çevresinin sessizliği beni büyülüyor. Fotoğraf makinemi alarak birkaç poz çekiyorum. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum. Diğer arkadaşlarda birer birer çadırlarından çıkıyor. Gülsen Salman, Vedat Kuşhans ellerinde fotoğraf makineleriyle sabah güneşini kaçırmıyorlar.

    Saat 07:50. Herkesin yüzünden hem dün zirveye çıkmanın, hem de Bafa’da olmanın mutluluğu okunuyor. Daha önceden açıklanan programa göre kahvaltıyı hep beraber yapacağız. Bu kahvaltıda menümüzü her yıl olduğu gibi yöresel otlarla yapılan böreklerden oluşuyor. Gölün kıyısına masaları birleştirerek uzun bir masa yapıyoruz. Börekleri ilk gün kahvaltı yaptığımız Bafa'dan Abdullah Bey getirecek. Lokantacı Hüseyin ise çayımızı ve diğer kahvaltılıklarımızı verecek. Saat 08:30'da Abdullah Bey böreklerimizi getiriyor. Ancak börek tepsilerinin bulunduğu bagaj kapağı takıldığı için açılmıyor. Abdullah Bey, Yüksel Hoca, Ziya Bey ve benden oluşan ekibin 15 dakikalık uğraşısı sonucu bagajı açmayı başarıp, böreklerimize kavuşuyoruz.

    İki tepsi börek var. Büyük tepside yöresel otlar, çökelek, zeytinyağı ve süt yüzüyle yapılan "Otlu Börek", diğerine göre biraz daha küçük tepside ise mısır unu ve yöresel otlarla yapılan yerel adıyla "Çaygıma". böreği var. Böreklerin tümü yöresel ot ve ürünlerle yapıldığı için tadları nefis. Hemen organize oluyoruz. Yüksel Bey eline bıçağı alıp törenle börekleri dilimliyor. Tüm arkadaşların yardımıyla börekler servis ediliyor. Herkesin mutluluğu gözlerinden okunuyor. Kahvaltı tam bir şölen havasında. Şairin dediği gibi “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.”

    Yüksel Bey, tekne gezisi için hareket saatinin 09:30 olduğunu hatırlatıyor. Programa harfiyen uymak zorundayız; çünkü bugün için daha gidilecek 6-7 saatlik bir yol ve yarın için tırmanılacak bir dağ daha var. Saat 09:30. Tekne hazır. Bazı arkadaşlar kampta kalmayı tercih ediyorlar. Rotamız, üzerinde tarihi kalıntıların bulunduğu İkizce Adaları ve bu arada adaların altın gibi kumlu sahilinde göle girebileceğiz. Gölün içinde küçük kayalar, adacıklar ve onların üzerindeki çeşitli kuşları izleyip, fotograflayarak ilerliyoruz. Şanslıyız fotograf çekmek için malzeme çok. İkizce adalarının yakınında bir balıkçı teknesiyle ağları çeken balıkçıların fotograflarını çekiyoruz.

    Sahile çıkıyoruz. Karşımızda gerçek bir doğa harikasını görüce afallıyoruz. Hemen, Mustafa Karabulut, Arif Ekmen ve ben mayolarımızı giyerek kendimizi gölün serin sularına atıyoruz. Güngör Hanımın ısrarlarına rağmen mayosunu almayan Kadir Bey bize bakıp bakıp efkarlanıyor. Kadir Bey bu durumdan gerekli dersi çıkarıyor ama şimdilik yapacak bir şey yok. Yarım saatlik sahilde yürüme, yüzme ve fotoğraf çekimlerinden sonra tekrar kampa dönüyoruz. Hemen çadırlarımızı toplayıp saat 12:30 da kamptan ayrılıyoruz. Dönüşte ilk gün kahvaltı yaptığımız küçük, şirin tesise bir kez daha uğruyoruz. Giderken mis kokulu zeytinyağı ve doğal zeytin siparişi verenler bu siparişlerini alıyor. Mekanın sahibi Abdullah Bey yine misafirperverliğini gösterip bizimle ilgileniyor.

    Saat 13:05. Artık Bafa’dan ayrılma vakti geldi. Yeniden gelmek için bir yıl sonrasını bekleyeceğiz. Arkadaşlarımız Muammer ve Merve Şen burada bizden ayrılıyorlar. Kendilerine veda edip Akdağ tırmanışı için Denizli'ye doğru yola koyuluyoruz. Saat 14:45. Yolculuğumuz sıkıntısız devam ederken Nazilli yakınlarında büyük bir gürültüyle sarsılıyoruz. Aracımızı hemen sağa çekiyoruz. Yapılan kontrolde arkada bulunan çift lastiklerden birinin patladığını anlıyoruz. Nazilli'de bir lastikçi bulup, patlayan lastiğimizi değiştiriyoruz. Denizli'de Akdağ tırmanışında bize rehberlik yapacak EF-EM Doğa Sporları ve Arama-Kurtarma Kulübü Derneği(Denizli) Başkanı Ahmet Turhan Beyle buluşuyoruz. Yüksel Bey yola Ahmet Beyin arabasıyla devam kararı alınca bizim aracımızda da bir hareketlenme başlıyor. Ziya Arif Ateş hemen ön koltuğa geçerek ilk konuşmasını yapıyor. Başkanın yokluğunda kulüpte nasıl devrim yapabiliriz konusu tartışmaya açılıyor. Ziya Beyin cazip teklifleri hepimizi düşündürüyor. Bu yıl yapılacak olan olağan genel kurula kadar çalışmaların devam etmesini kararlaştırıyoruz.

    Çivril’de verdilen kısa bir molada eksikliklerimizi tamamlıyoruz ve kamp alanımız olan Sığır Kuyruğu Yaylasına hareket ediyoruz. Amacımız hava kararmadan kamp alanına varıp, çadırlarımızı kurabilmek. Yol bir türlü bitmek bilmiyor. Derken öndeki araç sağa dönünce kamp yerimizin Akdağ Tabiat Parkı olduğunu anlıyoruz. Özellikle geyik popülasyonun yoğun olduğu bu alandaki yolcululuğumuz toprak yolda yaklaşık bir saat sürüyor. Saat 19:30 da nihayet Sığır Kuyruğu kamp alanına geliyoruz. Hava kararmak üzere. Hemen çadırlarımızı kuruyoruz. Bafa’daki sıcak havadan sonra bizi soğuk bir hava karşılıyor. Etrafımızda hiç ışık olmaması nedeniyle gökyüzündeki yıldızlar gözlerimizi kamaştırıyor. Bir süre yıldızları seyrettikten sonra üşüdüğümüzü fark ediyoruz. Kaptanımız Mehmet Bey bize yine bir sürpriz yaparak büyük bir tencerede tarhana çorbası pişiriyor. Böyle bir ortamda sıcak bir çorbanın ne anlama geldiğini söylememe gerek yok sanırım. Çorbalarımızı içip içimizi ısıttıktan sonra çadırlarımıza girip dinlenmeye çekiliyoruz. Çünkü ertesi gün saat 06:00 da yeni bir zirve yolculuğumuz başlayacak.

    Engin ALKAN (3.Gün Raportörü)

  • 3. Gün Fotografları

  • 22 Nisan 2014 Pazartesi

    Akdağ, Denizli’nin Çal, Çivril ve Afyon’un Dinar-Sandıklı ilçeleri arasında kalıyor. Kampımız Akdağ Milli Parkında 1700 rakımlı Sığır Kuyruğu Yaylasında. Kamp alanına gelişimiz gün batımını buldu. Haliyle karanlığa kalmadan herkesi çadır kurma telaşında. Çadırlar kurulup, eşyalar yerleştirildikten sonra, sıra karnımızı doyurmaya geldi. Şöförümüzün pişirdiği Ilgaz tarhanasından herkesin payına az çok düştü, midelerimiz sıcak çorbayla bayram etti.

    Dağda gece gökyüzüne bakmaya doyamadığım anlardan birine daha tanıklık ettim. Dokunsam yüzlerce yıldızdan birini tutabilecekmişim gibi hissettim. Kentlerde sanki karanlığın içine saklanmış olan bütün o yıldızlar dağda ulu orta üstümüzde dans ediyorlar. Kısa süreli bir sohbetten sonra, sabah 06.00’da başlayacak Akdağ tırmanışı için erkenden çadırlarımıza çekildik. Bu arada Didem, tırmanışa katılmayıp, kampta kalacağını Yüksel beye bildirdi.

    Saat 03.00 sularında çadırıma vuran yağmur damlalarının haşin sesiyle uyandım. Soğuk içime işliyordu, iki polara ve -18 derecelik uyku tulumuma rağmen üşüyordum sanki. Aliye’nin yatmadan önce ısrarla vermek istediği vücut ısıtıcısını almadığıma bir parça pişman oldum ama iş işten geçmişti. 04.00’te yağmur kesilmişti. Kamp sessizliğini korumakla birlikte bazı çadırlarda tepe lambalarının zayıf ışığı seçiliyordu. Ara ara Aliye sandığım ama daha sonra Selma Hanım olduğunu öğrendiğim kesik kesik öksürükler duyuyordum. Saat 05.00 civarında kamp yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Çantamı akşamdan hazırlamıştım. Son kontrollerimi yaptım. Bu arada Selma Hanım "bütün gece üşüdüğünü ve kendini iyi hissetmediğini, bu yüzden tırmanışa katılamayacağını" söyleyince; Yüksel Bey “eğer kendinizi kötü hissediyorsanız, hemen tırmanışı iptal edip, sizi doktora götürelim” dediğini duydum. Selma Hanım ise "buna gerek olmadığını, dinlenirse kendini daha iyi hissedeceğini" söyleyince Yüksel Bey ikna oldu.

    Tam bu sırada usul usul yağan yağmur hızını arttırınca, Yüksel Bey tırmanış saatini 06.30’a kaydırdığını ilan etti. Akşamdan hazırlanan atıştırmalıklar yendi, boş su şişeleri dolduruldu, yedeklemeler yapıldı. Herkes çadırında hazır ve nazır; rehberimizden gelecek “Haydi çıkıyoruz” komutunu bekliyor. Aslında nedense yağmura rağmen yürüyüşe başlarız diye düşünmüştüm. Kastamonu İstiklal yürüyüşü aklıma geldi o an. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen yürümüş, hatta öğle kumanyasında dağıtılan çorbanın içine sicim gibi damlayan yağmur eşliğinde güle oynaya yemeğimizi yemiştik. Belki zirveye yürüyecek olmanın belki de bugünün raportörü olmanın heyecanı, içim içime sığmıyordu. Zaman geçirmek için tam elime "İnce Memed" romanını alacaktım ki yağmur kesildi ve Yüksel Beyin beklenen "haydi gidiyoruz" sesi duyuldu. Bütün faaliyet boyunca hava çoğunlukla bizden yanaydı. Sanırım herkesin pozitif enerjisi yükseklerdeki bulutlara olumlu mesajlar göndermişti.

    Çadırlardan çıkıp yürüyüş sıramızı oluşturduk. Saat 06.00’da, yani planlanan zamandan sapma olmadan, 1700 metrelik Sığırkuyruğu kamp alanımızdan 2449 metrelik Akdağ zirve tırmanışına başladık. Grubun başında EF-EM Başkanı Ahmet Turhan, ardında rehberimiz Yüksel Bey ve artçımız Engin Bey olmak üzere toplam 14 kişiyiz. Kamptan ayrıldıktan kısa bir süre sonra Ahmet Bey kendisini tanıttı, yürüyeceğimiz rota ve bulunduğumuz bölgeyle ilgili bizleri bilgilendirdi. "Akdağ, Türkiye’nin en yoğun geyik popülasyonunun olduğu yerlerden biri. Milli Park alanı olduğu için avcılık yasak. Yasak avlanmanın cezası çok yüksek. Akdağ aynı zamanda "Kara Akbaba" denilen ve nesli tehdit altında olan bir akbaba türüne de evsahipliği yapıyor. Kanat açıklığı 2,5 metre olan Kara Akbabalar, çamların tepesine yuva yapıyor. Ayrıca yılki atları dağ eteğinde yaşam alanı bulan hayvanlar arasında. Şansımız yaver giderse hem Kara Akbabaları, hem de geyik görebileceğimizi" söylüyor Ahmet Bey.

    Bu kısa bilgilendirmenin ardından güney yönünde tırmanışa başladık. İlk molamızı 300 metrelik dik bir tırmanıştan sonra verdik. Çıkış yaklaşık bir saat sürdü. Etrafımızda sarıçamlardan örülü bir bitki örtüsü uzanıyordu. Ağaçların formları oldukça ilginç bir görüntü ortaya çıkarmıştı. İkinci mola fotoğraf çekimi için verildi. Rakım 2056 metreyi, saatler 07.30’u gösteriyordu. Mola süresinin 10 dakika olması hepimizi ve özellikle Yüksel Beyi şaşırttı. Normalde 2-3 dakika maksimum 5 dakikalık kısa molalara alışkın bünyelerin bu 10 dakikayı hazmetmesi de zaman aldı. Ben bu moladan sonra Ahmet Bey’in anlattıklarını duyabilmek adına ön tarafa geçtim ve Yüksel Beyin ardında yürümeye başladım. Yönümüz batıya dönüktü, güneşi arkamıza almıştık. Ahmet Bey, "Akdağ’ın yer hareketleriyle oluştuğunu, volkanik bir dağ olmadığını, Batı Anadolu’daki tek volkanik dağın Kula’da bulunduğunu, Büyük Menderes’in 15 milyon yıl önce akmaya başladığını, evrenin yaşına göre insanoğlunun yaşamının devede kulak kaldığını" güzel örneklendirmelerle anlattı.

    Bu sırada Yüksel Beyin “geyikler” dediğini duyup işaret ettiği yöne baktım. O an heyecana kapılıp “geyikler” diye sesimi yükselttim. Ahmet Bey, "geyik gördüğümüzde “aaaa geyik” diye bağırmamamızı, yoksa onları ürküteceğimizi" söylemişti. Bu uyarıyı unutup ilk narayı atan ben olduğum için doğal olarak ikaz edildim. Yüksel Bey’in fotoğraflarından görüldüğü üzere geyikler hemen kaçmadı ama sakin olabilseydim grubun tamamı geyikleri görebilirdi. Bu arada renkleri boz- kahverengi olunca onları kayalardan ayırt etmek daha zor oluyor. Ahmet Beyin dediğine göre her ikisi de erkekmiş. Erkekler yılın bu mevsiminde yalnız gezerlermiş. Zira dişiler nisan ayında yavrularlarmış. Kasım ayı da çiftleşme dönemiymiş. Yüksel Bey gece kampta duydukları bazı seslerin geyiklere ait olduğunu söyledi. Biraz ilerledikten sonra birileri gökte daireler çizerek uçan Kara Akbabayı işaret etti. Ahmet Bey, "grubumuzun çok şanslı olduğunu aynı anda hem geyikleri hem de Kara Akbabaları doğal ortamlarında izleme şansını yakaladığımızı" söyledi.

    Saatler 09.15’i gösterdiğinde 2.370 metredeydik ve üçüncü 10 dakikalık molamızı da burada verdik. Planlanandan önce bu noktaya varmıştık. Grubun performansının iki rehberi de memnun ettiği yüzlerinden okunuyordu. Yükseldikçe yer yer kar geçişleri yaptık. Grup disiplinini bozmamak için çok istediğim halde kimseyle kartopu savaşı yapamadım bu sefer. Zirveyi görebilmek için şiddetli rüzgârın yaladığı sırtı aşmamız gerekiyordu. Şapkalar, eldivenler, gözlükler bile yetmedi kimi zaman. Çıkarken sağ cephede uzaklarda Işıklı ve Çivril, solda geride Dinar görülüyordu. Bir ara rotamızı doğuya çevirdik sonra tekrar güneye zirveye doğru döndük. Yürüyüşe başladığımız andan itibaren çiçekler, farklı biçim, renk ve kokularda zirveye kadar bize eşlik etti. Ahmet Bey bunların en az yedi-sekizinin endemik (o yöreye özgü) olduğunu hatırlattı.

    Ahmet Beyin “Son 20 metre, haydi bakalım hep birlikte çıkıyoruz zirveye” demesiyle adımlarımız hızlandı. Saat 10.05’da zirveye ulaştık. Çıkışımız 4 saat 5 dakika sürdü. Sorunsuz ve keyifli bir tırmanıştı, sürprizlerle doluydu. Ben ve Aliye, Akdağ tırmanışımızı can arkadaşımız Filiz Akyürek’e ithaf ettik. Zira geçireceği operasyon sebebiyle bu tırmanışa katılamadı. Zirveye ulaştığımız saatlerde o da ameliyattan çıktı, çok şükür başarılı bir operasyondu. Dileriz gelecek sene onunla birlikte yine keyifli bir tırmanış yaparız bu rotaya.

    Zirveye sırtınızı dayadığınızda karşınızda Işıklı Baraj Gölü uzanıyor ve puslu havaya rağmen görüntüsü enfesti. Bol bol fotoğraf çekimleri yapıldı. Grup fotolarını çeken Yüksel Beyin halleri görülmeye değerdi. Kaç farklı makinayla kaç tur fotoğraf çekti bilmiyorum. Açlığımızı bastırmak üzere zirvenin altındaki barakalara geçtik. Yaklaşık bir saat zirve sarhoşluğunu yaşadık.

    Saatler 11.00’e geldiğinde dönüşe geçtik. Kar geçişlerimizde Mustafa’nın hoplaya zıplaya kendini karlara atışına güldük. Bir ara Ziya Beyle karlarda güreş tutmalarını izledik. İlk molamızı 12.00’de, ikinci molayı da 13.10’da verdik. İlki on dakika ikincisi beş dakikaydı. Molaların giderek kısalmasında Yüksel Beyin etkisi vardı herhalde. Kampa 14.00’te döndük, şoförümüz Mehmet Bey çay demlemişti. Çadırlarımızı toplayıp çayımızı içtik. Mıntıka temizliğini yaptık ve 15.00’te Ankara’ya dönüş yoluna geçtik. Nil Uşak’ta bizden ayrıldı, İzmir’e devam etti. Ankara’ya vardığımızda saatim 22.00’ye yaklaşıyordu.

    Bütün etkinlik boyunca görmekten en çok keyif aldığım doğanın insanlar üzerindeki rengârenk tezahürleriydi diyebilirim. Her biri farklı statü, meslek, yaş ve birikimdeki insanlar doğada aynı çizgide buluştu. Kimilerinin içlerinde sakladıkları o çocuksu ruh ve enerji açığa çıktı. İzlemesi, dinlemesi çok ama çok keyifliydi. Öte yandan iki yıldan fazladır yaptığım yürüyüş ve zirve tırmanışlarının en disiplinlisini gerçekleştirdim. Yürüdüğümüz rotadaki riskleri ve grubun homojen yapısını düşündüğümde sanırım böyle de olması gerekiyordu.

    Rehberimiz Yüksel Beyin tek amacı, gruptaki herkesin faaliyeti başarıyla, kazasız belasız tamamlaması olduğundan, hassasiyetini, endişesini, sürekli teyakkuz halini (bir ara ciddi ciddi şunu düşündüm: acaba hissi kablel vuku’yla mı görüyor yoksa gizli kamerayla bizi mi izliyor) ve uyarılarını, dört günün sonunda çok daha iyi idrak ettim. Başta Yüksel Beye, sonra yerel rehberlerimiz Süleyman ve Ahmet Beylere, artçımız Engin Hocama, Başkan Yardımcımız Ziya Hocama, kameramanımız Mustafa’ya ve grubumuzun tüm elemanlarına gösterdikleri samimiyet ve arkadaşlık için çok teşekkür ediyorum. Başka parkurlarda yürümek üzere şimdilik hoşça kalın, dostça kalın.

    Türkşan KARATEKİN (4.Gün Raportörü)

  • 4. Gün Fotografları