4. Geleneksel Antalya Tahtalı Dağı Zirve Tırmanışı - 08-09 Aralık 2012

Geçen haftaki faaliyetin raportörü Yelda Hanımın faaliyet için hazırladığı iki ayrı rapordan sonra, dolu dolu geçen koskoca iki günlük etkinliği nasıl anlatsam, nereden başlasam diye düşünürken; Kabaca-Dereli doğa yürüyüşüne katılan Asuman Hanımın öğrencileri Olcay ve Berfin'in yazdığı o güzel raporlar mail adresime düşüverdi. "İşte şimdi tamam oldu. Yandın Zeliha" dedim kendi kendime. Yapacak fazla birşey yok hadi bir gayret diyerek oturdum bilgisayarın başına.

07 Aralık 2012 Cuma akşamı saat 23:30’da buluşmak üzere anlaşmıştık. Yine her zamanki buluşma noktamıza vardığımızda Ziya Beyin katkılarıyla yeni yaptırılan Madadost berelerimize kavuştuk ve 5’i çift olmak üzere (Ateş, Karabulut, Kantar, Özmen ve Algaç aileleri) kaptanımız Mehmet Bey dahil 18 kişi Antalya yoluculuğumuza başladık. Aslında Sedat'ın eşi Nurgül'ü iki kişi sayarsak 19 kişi desek daha doğru olacak.:) Sedat demişken, lideri devirerek başkanlığı ele geçirmek isteyen Sedat'ın geçen haftaki etkinlik dönüşü Yüksel Bey arabadan indikten sonra başlayan olaganüstü vaatleri, tüm yolculuk boyunca katlanarak devam etti. Bu vaatlerin en ilginçleri "Faaliyetlere gidiş dönüşlerde herkes evinin önünden alınıp, bırakılacak. Kulube sıfır bir otobüs alınacak ve faaliyetlere katılım bedeli alınmayacak, tırmanışlarda kimse sırt çantası taşımayacak, tüm sırt çantaları Sedat tarafından taşınacak..........." idi.

Yolculuk esnasında bu faaliyet için ne lider yardımcısı, ne artçı, ne de raportör belirlenmediği için, içimden "hadi Zeliha bu hafta da bu görevden yırttın" diye sevinirken, sevincim Yüksel Beyin ertesi gün yürüyüş başladıktan 3 saat sonra "Raportör sensin değil mi Zeliha Hanım" demesine kadar sürdü ancak. Şöförümüz Mehmet Beyi uyutmama görevi verilen Sedat'ın görevini eksiksiz yapmasından dolayı, hepimiz sabaha kadar güzelce uyuyabildik. bir iki kez küçük ihtiyaç molaları dışında durmaksızın Antalya’ya vardığımızda saat sabahın 07:00 olmuştu. Bir çorbacıda verdiğimiz kahvaltı molasında kimimiz mercimek, kimimiz işkembe çorbalarını Yüksel Bey ve Ziya Beyin kendi elleriyle çorbacının fırınında ısıttıkları pidelerde birlikte afiyetle içtikten sonra, saat 07:40’da tırmanışa başlayacağımız Beycik Köyüne doğru devam ettik. Beycik Köyüne saat 09:00'da ulaştık. Kısa bir hazırlık süresinde batonlar ayarlandı, tozluklar takıldı ve akabinde zirveye teleferik ile çıkacak olan arkadaşlarımızın eşleri tarafından (Gülseren Karabulut, Nurgül Algaç, Sevim Ateş, Dilek Kantar) tarafından arkamızdan su dökülerek 13 kişi olarak zirve uğurlandık.

Biraz tarih bilgisi: “Antik Tasolyma olarak belirlenen Tahtalı Dağı Antalya Körfezi'nin kuzey-güney paralelinde uzanan ve aynı adla anılan Tahtalıdağlar silsilesinin en büyük üyesi. Deniz düzeyinden birdenbire yükselerek 2366 metreye ulaştığı için hemen her yönden görkemli biçimde seyrediliyor. En büyük özelliği yörede denize bu kadar yakın olup 2300 metreyi geçen başka dağ olmayışı.”

Tırmanışa başladığımız Beycik köyünün yüksekliği deniz seviyesinden yaklaşık 830 metre ve bizler yaklaşık 1550 metre yükseleceğiz. Fethiye’den başlayarak Antalya’ya kadar devam eden ve kökleri MÖ 4. yüzyıla uzanan Likya Uygarlığı tarafından kullanılan 509 kilometrelik tarihi Likya yolunu takip ederek Tahtalı Zirveye doğru yürümeye başlıyoruz. Bir saatlik yürüyüş sonrasında ulaştığımız Beycik Yaylasında, çok güzel sarı tüyleri ve yeşil gözleri olan kedisiyle birlikte kamp kurmuş doğa fotoğrafçısı bir gençle tanıştık verilen beş dakikalık molada kendisiyle sohbet ettik, yakındaki pınardan eksilen sularımızı tamamladık.

Tırmanışa devam ediyoruz. Artık ağaçların arasından denizi görebiliyoruz, manzara müthiş. Tabii ki bunu fotoğraflamadan geçmek olmaz. Yüksel Beyin "Arkadaşlar dünyada sadece iki yerde bulunan Sedir ormanına gireceğiz" dediği yere geldiğimizde saat kaçtı bilemiyorum çünkü o saatlerde henüz raportör olduğumu bilmiyordum. (Bu yüzden hiç not almamıştım.)

Sedir hakkında internetten edindiğim kısa bir bilgi: "Doğal olarak Lübnan ve Toros'larda yetişen Çamgiller (Pinacaeae) familyasından olan sedir ağaçları "Lübnan Sediri" veya "Toros Sediri" olarak isimlendiriliyor. Günümüzde Lübnan'da sayısının oldukça azalmasından ve toroslarda da yaygın olarak bulunmasından dolayı Toros Sediri ismi daha sık kullanılıyor. Ayrıca Katran Ağacı olarak da bilinen Toros Sediri Lübnan'ın bayrağında da yer almaktadır. 1000 yıl kadar yaşayabilen Sedir ağaçları; Porsuk, Çınar, Meşe ve Ardıç ağaçları ile beraber ülkemizin anıt ağaçları arasında sayılıyor ve koruma altında."

Biz de bu ağaçları görme şansını elde eden mutlu azınlık olarak, en az 100-200 yıllık Sedir ağaçlarından ilkini, daha sonra ikincisi ve üçüncüsünü de görüp birde grup fotoğrafı çektirdikten sonra devam yolumuza devam ettik. Bu arada artçıya yakın yürüyen Ziya Beyin mantar toplaya toplaya geldiğini fark ettik. Mantarların akıbeti hala bilinmiyor. Sedir ağaçlarının bittiği (1800 metre) ilk uzun mola yerimize -uzun dediysek de aldanmayın sadece 10 dakika- geldiğimizde saat 12.00 idi ve yürüyüşe başlamamızın üzerinden 3 saat geçmişti bile. Orman bitmiş hava açık ve güneşli karşıda kendini heybetli duruşuyla gösteren "Kızlarsivrisi Zirvesini" seyrederek bir şeyler atıştırıp, saat 12:20’de karşımızda dimdik yükselen karla kaplı tepeyi tırmanmaya başladık. Tepeye ulaştığımızda görünen manzarayı kelimelere dökmek mümkün değil. Çarşak bitiminde bir yan geçişten sonra saat 13:20’de zirvede bulunan beton yığınını andıran cafe göründü. Eşlerini teleferik ile zirveye gönderen arkadaşlarımızdan Mustafa Beyin eşi Gülseren Hanımı arayarak kendisini görmesi için yön tarifi çabalarına "Gülseren sağa dön, Gülseren nasıl göremezsin, Gülseren, Gülseren" seslenişlerine, Adil Beyin "Güneşe doğru dönüp saat 03:00 yönüne baksınlar" önerisine rağmen bir sonuç elde edilemedi sanıyorduk ki; sonradan öğrendiğimize göre sonunda görebilmişler. :)

Kendimce artık zirve göründü geldik diye düşünürken, daha epeyce bir tırmanmak zorunda kaldık. Zirve bizi sis ve sert bir rüzgar ie karşıladı. Sert rüzgar ve kar bir çoğumuz gibi benim de yüzümü yakmıştı. Planladığımız zirveye ulaşma zamanından 15 dadikalık sapmayla saat 14:40'da zirvedeydik. Cafe’nin önünde bizi aşağıda arkamızdan su dökerek uğurlayan hanımlar bu kez alkışlarla karşıladılar. Geçmiş yıllarda içilen domates çorbasının yerini bu yıl tavuk çorbası aldı. Zirveye ulaşmışsınız, 2366 metre yüksekliktesiniz ve sıcak bir mekanda sıcak çorbanın lezzetini siz tahmin edin. Karanlığa kalmamak için saat 15:30’da 9 kişi olarak inişe geçtik. Tırmanarak zirveye ulaşan dört arkadaşımız (Bünyamin kaya, Engin Alkan, Zafer Karacan,Selma Hanım) teleferik ile inecek gruba katıldı.

2 saat 10 dakikada çıktığımız karlı bölgeyi 1,5 saatte inerek Sedir ağaçlarının başladığı 1800 metreye ulaştığımızda saat 17:00 olmuştu. Beycik köyüne kadar rotanın bir bölümünü karanlıkta ineceğimiz kesindi. Kafa lambalarımızı takıp yürümeye devam ettik. Aşağılarda uzaklarda Beycik Köyünün ışıkları görünüyordu. Hiç mola vermeden sürdürdüğümüz iniş boyunca Ziya Beyin tırmanırken kaybettiğini inandığı gözlüğünü bulma çabalarımız maalesef boşa çıktı. Ziya Beyin bir yandan gözlüğünü ararken, diğer yandan da mantar toplamaya devam ettiği gözümüzden kaçmadı, giderken dönüşte almak için pınarın başındaki çınar ağacının kovuğuna saklanan mantar torbası alındı, yeni toplanan mantarlarla birleştirildi. (Mantarların akıbeti halen bilinmiyor. Kim yedi, nasıl yedi, nerede yedi. Tadı nasıldı. kim yemedi. Orada mı pişirildi, Ankara'ya mı getirildi.) Saat 19:00'da sabahleyin tırmanışa başladığımız ve teleferik ile inen arkadaşlarımızın araç ile bizi beklediği Beycik Köyüne ulaştık. Hemen arabaya binip kamp kuracağımız Çıralı'ya hareket ettik. Yorgun ve acıkmış olduğumuzu Algaç ailesinden Nurgül ve annesinin yaptığı ev yapımı su böreklerini kapış kapış yenilmesinden belli olmuştu. Karabulut ailesinin ikramlar esnasında, kendilerinin de ikram edecek bir çok şeyi olmasına rağmen, hepsinin bagajda olduğu söylemelerinin, bizden önce de tekrar edilmiş olması Engin beyin dikkatinden kaçmadı. Konu yiyecek olunca bagaj öyle merak edilir oldu ki sormayın gitsin. Bagajdaki yiyecekleri ancak ertesi sabah kahvaltıda ve dönüş yolunda arabada yiyebildik.

45 dakika sonra Çıralıya ulaştık. Kampımızı yine geçen yıl kamp kurduğumuz kahvenin önünde denizin kenarına kurduk. Geçtigimiz yıl çadırımın bagajına bıraktığım sırt çantamın üstüne yatıp,kahveden döndüğümde gece karanlığında yeşil gözerinin parlamasıyla birden çığlık atmama sebep olan siyah kediye ve bu yıl 3 adet güzel köpek ilave olmuştu. Çadırlarımızı dağınık olmadan bir düzen içerisinde kurduk. Börekleri o kadar çok yemişiz ki akşam yemeği faslını es geçip, akşamı kahvede sıcak sobanın karşısında çay, kek, börek ve benim ikramım olan yaprak sarmalarını atıştırarak geçiştirdik.

Sabah saat 08:00'de herkes uyandığında, bir yandan kahvaltı masası hazırlanırken, bir yandan da çadırlar toplanmaya başlamıştı. Bu arada dört kişinin (Bünyamin bey, Engin bey, Ahmet ve Esin Özmen) erkenden kalkıp güneşin doğuşunu seyretmelerini; hatta videoya çekmelerini öğrenmemiz bizleri hiç kıskandırmadı. Sabah kahvaltısına geçtiğimizde, bagaj açılmış bütün ikram edilecekler çıkarılmış, masa kral sofrasına dönmüştü. Engin Beyin hazırladığı gurme tabağını fotoğraflayarak durumu tescilledik. Yemek sonrası Özmen Ailesini orada bırakarak Olimpos'ta buluşmak üzere saat 10:00 itibariyle Yanartaşı görmeye gittik. Olimposun sönmeyen ateşi olarak bilinen Yanartaş‘ın hikayesini geçen yıl da gitmiş olmama rağmen bilmiyor olduğum için kendimi ayıpladım açıkcası. Yine google amcam sağolsun, hikayeyi bilmek istersiniz diye sizlere aktarıyorum.

“ Antalya'nın Kemer ilçesi Çıralı köyü yakınlarında küçük, tarihi ve turistik önemi olan doğalgaz kaynağı. Çıralı plajının kuzeyindeki kayalıklarda, denize yakın manzaralı bir konumda yer alan doğalgaz kaynağı. Eski Yunan Mitolojisi'ne konu olmuştur. Yunan Mitolojisi'ne göre efsane şu şekildedir. "Ephyra Kralı Glaukos’un oğlu Hipponoes bir av partisinde kardeşi Belleros’u öldürür ve “Belleros’u Yiyen” anlamına gelen Bellerophontes adını alır. Ephyra’dan sürülen Bellerophontes, Argos Kralına sığınır.Kendisine sığınan bu genci öldürmeyi kendine yakıştıramayan Argos Kralı onu Likya Kralın'a gönderir. Likya Kralı acınacak haldeki bu genci öldürmek istemez ve onu Olympos Dağında yaşayan arslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu ve ağızdan alevler saçan canavar Chimera ile dövüşmeye gönderir. Bellerophontes, Pegassos adlı kanatlı atına binerek Chimera ile dövüşmeye gider. Chimera saldırdığında Pegassos havalanır ve Bellerophontes yere inerken mızrağı ile canavarı yerin yedi kat dibine gömer. Fakat Chimera yerin 7 kat altından alevler saçmaya devam eder. Anadolu’da binlerce yıldan beri anlatıla gelen ve Homeros’un bize bu şekilde aktardığı efsaneye göre hala yanan alevler, Chimera’nın yerin yedi kat dibinden fışkıran alevleridir”

“Yanartaş ziyaretinden sonra sıra Olimpos Antik Kentinde. Olimpos'a ulaşmak için sahilde yürürken çakıl taşlarından kocaman MADADOST yazısı ile karşılaşmamız bizleri çok şaşırttı. Acaba bunu kim yazdı diye düşünürken, aklımıza sabahleyin kamp alanında bıraktığımız Özmen Ailesi geldi. Ahmet ile Esin bizden önce Olimpos'a giderken hiç üşenmeden çakıl taşlarından sahile kocaman bir Madadost yazısı yazmışlar. Tabii ki bunu ölümsüzleştirmek gerekliydi. Hemen tüm grup yazının arkasında toplandık ve bu anı ölümsüzleştirdik. Bu süpriz için Özmen ailesine de teşekkür ediyoruz.

Saat 13:30 ve artık Ankara’ya dönme vakti. Rahat ve keyifli sohbetlerle geçirilen bir yolculuktan sonra saat 23.00 itibariyle sağ salim, sorunsuz bir şekilde Ankara’ya ulaştık. Dönüş yolunda Engin Beyin ön taraftan arkaya gidişiyle, orada epeyce uzun süren küçük bir Yönetim Kurulu toplantısı yapıldığını, Adil Beyin beni bilgilendirmesi ile öğrendim. (Bu arada uykum o kadar bastırmıştı ki, raportör olarak konuşmalara kulak vermem yerine uyumayı tercih ettim.) Sonradan öğrendiğime göre mini Yönetim Kurulu Toplantısında üç konu tartışılmış.
1.) Tahtalı faaliyeti için başvuru sayısı kapasitemizin çok üstündeydi ve bizler bir çok başvuruyu geri çevirmek zorunda kaldık. Bazı arkadaşlar gelemediği için üzüldü, kimileri de geri çevirdiğimiz bizlere küstü. Geri çevirmek yerine neden iki ayrı liderin rehberliğinde, iki ayrı grup olarak yürümeyelim.
2.) Kulüp olarak kitap okuma grubu oluşturarak, okunan kitabın tartışıldığı (olayın geçtiği yerlerin özellikleri, tarihi olaylar varsa onlar, kahramanları hakkında vs.) sohbet toplantıları yapabilir miyiz.
3.)Güzel bir yerde (Engin Beyin mesela sorgun yaylası olabilir önerisi) isteyenlere çadırda kalarak hem tatil imkanı hem de Adil Beyin eşi Aynur Hanım tarafından birkaç günlük ya da daha uzun süreli bir resim kursu verilmesinin planlanması

önerilerine karşılık Yüksel Beyin;"Bizde her şey şeffaf üyelerimiz konuşur tartışırlar ama birinci maddenin pratikte yürümeyeceği açık. Öndeki grupdan muhakkak yavaş yürüyenler, arkadaki gruptan da mutlaka yüksek tempolu yürüyenler çıkacaktır. Arka gruptaki yüksek tempolu yürüyenler öndeki gruba geçmek isteyecektir. Bu da grupların karışmasına, yürüyüş veya tırmanışlarla hedeflenen amaçlarımıza ulaşmamızı engeller. Yürüyüş ve tırmanış disiplini kaybolur. Bu durum Kulübümüzün faaliyetlerinin farkındalığını zedeler. Ancak diğer maddelerin uygulanıp uygulanmayacağı konuşulup tartışılır” dediğini sizlerle paylaşmak isterim.

Böyle güzel dostlukların olduğu, arkadaşlıkların kurulduğu bir Kulübün üyesi olmaktan gerçekten çok mutluyum. Teşekkürler Madadost Ailesi.

Not: Benden sonraki raportör arkadaşıma da şimdiden kolay gelsin diyorum.

Zeliha ERCAN
12.12.2012 - Ankara

  • Özmen&Köse Ailesi cevap hakkını kullanıyor.
  • Etkinlik Fotografları-1.Gün
  • Etkinlik Fotografları-2.Gün