Geleneksel Bafa Gölü Kampı ve Beşparmak Zirve Tırmanışı - 21-23 Nisan 2012

Kulübümüz tarafından geleneksel hale getirilen ve bu yıl 5’incisi gerçekleştirilen Bafa Gölü Kampı ve Beşparmak Tırmanışı için 20 Nisan 2012 Cuma günü saat 22.30’da Maliye Bakanlığı önünde toplandık. Eşyalarımızın araca yerleştirilmesinden sonra saat 23.00’de Bafa’ya doğru yola koyulduk. Yolculuk başlar başlamaz hazırlanan azıklar ortaya çıkmaya başladı, ikramın biri bitmeden diğeri geliyordu. Ben Madadost ailesine katılalı daha 1-2 ay olduğundan etkinlikteki en yeni üyeyim. Yüksel Bey her zamanki gibi faaliyet hakkında genel açıklayıcı bilgileri verdi. İkramlar sohbetler derken saat gece yarısını geçmeye başladığında arabadaki herkes yavaş yavaş uyku moduna girmeye başladı. Ben 2 kişilik koltukta tek kişi olarak oturduğumdan rahatım. Ne yapayım arkadaş koltuk arasına sığmıyorum. Benim için dar koltuklu küçük otobüsle yolculuk bir kabusa dönüyor.

Sabahın ilk ışıkları ile herkes uyanmaya başladı. Söke’de verdiğimiz ihtiyaç molasından sonra Bafa’ya ulaştık. Sabah saat 08.00’de Bafa’da hazırlanmış muhteşem köy kahvaltısına oturmuştuk. Kahvaltı masaları açık alanda düzenlenmişti. Kahvaltıda neler yoktu ki; hemen hemen hepsi yerel tatlardan oluşan ve köy evlerinde üretilmiş siyah-yeşil zeytin, içine dağlardan toplanmış yabani kekik ve nane katılmış yeni üretim zeytinyağı, beyaz peynir, lor peynir, çam balı, kaymak, yumurta ve çeşit çeşit otlar. Daha sayamadığım bir çok çeşit. Ekmekler kapalı mekanda yanan sobanın üzerinde kızartılıyor ve üzerine köy kaymağı sürülüyor. Beşparmak Dağının muhteşem manzarası karşısında Ege güneşinin bizi ısıtan ışınları altında rahat rahat muhteşem bir kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıda yediğimiz ve tadına doyamadığımız zeytin ve zeytinyağından dönüş için, siparişler veriyoruz.

Kahvaltıdan sonra eksikliklerimizi tamamlamak amacıyla yaklaşık 10 km. ilerideki Selimiye beldesine gittik. Bugün burada yerel açık Pazar kuruluyor. Herkes pazara dağıldı. Pazardaki herşey köylülerden tarafından üretilip pazara getirildiğinden taptaze. İnsan hangisini alacağını şaşırıyor. Herkes beğendiğini fazla fazla alıyor. Ben pazarı çok beğendim. Özellikle pazar yerine insanları taşımak için belediye tarafından yapılmış arkası açık kasalı ve oturma yerleri olan ve bir traktör tarafından çekilen araç ilgimi çekiyor. Alış veriş sonrası Bafa’ya geri dönüyoruz. Bafa’nın girişinde aracımızdan inip, zeytin ağaçlıklarının arasından tarihi Bizans Kalesi Asar Kalesine doğru yola çıkıyoruz. Etrafımız çeşit çeşit çiçeklerle kaplı. Yüksel Bey yerel bitkiler, özellikle salep üretiminde yumruları kullanılan çiçekleri bizlere gösterip, köylüler tarafından nasıl toplanıldığı konusunda bilgiler veriyor. Kaleden sonra sırttan Yüksel Beyin aracımızı bizi beklemesi için gönderdiği Kır kahvesine doğru iniyoruz. Aracımız bizi bekliyor. Odun ateşinde yapılan taze çaydan bardak bardak içiyoruz. Daha sonra aracımızla kamp atacağımız Kapıkırı Köyüne doğru hareket ediyoruz. Ancak Gölyaka Köyünde, köyden yaklaşık 1-1,5 saatlik yürüyüş mesafesinde bulunan erken Roma döneminde yapıldığı tarihlenen Yediler Manastırı ile 8-10 bin yıl önce yapıldığı varsayılan kaya resimlerini görmek için aracımızdan ayrılıyoruz. Program çok yoğun ve biz halen kamp alanına ulaşamadık. Manastıra giden yol üzerinde bilen arkadaşlarımız bazı hastalıklara iyi geldiği söylenen otlardan topladılar. Doğa o kadar güzel ki buralarda, görmek lazım gerçekten. Manastıra giden yol kalabalık. Çevre illerden çok gelen var. Manastıra ulaştık, sanki turistik gezi yapıyoruz. Bu da benim çok hoşuma gidiyor. Manastır’dan sonra küçük bir dere içinde devasa kayaların arsında içi mağara gibi oyulmuş kayaların iç yüzüne yapılmış kaya resimlerini görmeye gidiyoruz. Buraya ulaşmak çok zor ve dikkat gerektiren bir parkur. Dev kayaların arasından ve bazen üstünden geçip, bazı oyuklara girip, resimleri görebiliyoruz. Ama kaya resimleri müthiş. İlkçağ insanlarının bu resimleri yaptığını görmek insanda değişik duygular uyandırıyor. Kaya resimlerinden sonra aracımıza dönüp, kamp alanına hareket ediyoruz. Kampımızı Bafa gölünün kıyısına kumların üzerine atacağız. Hemen yanımızda Kapıkırı Köyü var. Herkes sahilde beğendiği yere fazla dağılmadan çadırlarını kuruyor. Çok zevkli ve hoş görüntülü bir ortam oldu. Manzaramız çok güzel, hemen karşımızda yaklaşık 100 metre uzaklıkta gölün içinde bulunan adanın üzerine kurulmuş bir kale manzaramızın ana teması oluyor. Çadırları kurduktan sonra ertesi gün gerçekleştireceğimiz

Beşparmak Tırmanışı için küçük bir toplantı yapıyoruz. Yarın sabah saat 04.00’de aracımızla Karahayıt Köyüne gidip, tırmanışımız Kocadere üzerinden yapacağız ve uzun bir faaliyet olacağı Yüksel Bey tarafından katılımcılara hatırlatılıyor. O yüzden erken yatıp dinlenilmesi gerektiği tavsiye ediliyor. Akşam göl kenarında hoş sohbetlerden sonra herkes çadırına çekildi. İlk defa çadırda kalacağımdan, uykuya dalmak benim için biraz zor oldu. Neyse tam uykuya dalmışım ki, gece saat 01.00 gibi bir çığlıkla uyandım. Çadırdan çıktım. Bu arada yan çadırdan Veli’de dışarıya çıktı. Veli sesin geldiği yöne doğru “yapılacak bir şey var mı? bakmam lazım” deyip hiç düşünmeden gitti. (Veli sağlıkçı olduğu için mesleği dokularına öyle işlemiş ki.) Bizler çadırlarımıza çekildik ama aklımız Veli’de. Ne olmuş diye merak ediyoruz. Aradan yaklaşık bir saat kadar sonra Veli geldi. Meğer sarhoş biri yanındaki bayan arkadaşına saldırmış. O bayan yardım için bağırmış. Herkes tekrar uyku moduna girdi.

Sabah saat 04.00‘e doğru tırmanışa gidecekler yavaş yavaş uyanmaya başladı. Kahvaltı için bir şeyler atıştırıp, araçla Karahayıt Köyüne doğru hareket ediyoruz. Tırmanışa başlayacağımız Karahayıt Köyünün rakımı 80 ve Tekerlek Tepenin yüksekliği 1375 metre olduğundan, bizler yaklaşık 1300 metre yükseleceğiz. Henüz hava karanlık. 12 kişiyiz. Köyden her yıl tırmanışlarda bize eşlik eden Süleyman Beyi aldık. Bu yılki tırmanışta bizlere Süleyman’ın eşi ve baldızı da eşlik edecek. Kocadere’ye girdiğimizde hava aydınlanmaya başladı. Zirve karşımızda devasa bir kaya bloğu şeklinde yükseliyor. Biz rehberimizin eşliğinde zeytin, çam ve çınar ağaçları ile kaplı dereyi takip ederek yükseliyoruz. Çocukluğu bu dağlarda çobanlık yaparak geçen Süleyman, sürekli bizlere dağla ilgili hikayeler anlatıyor. Gerçekten harika bir insan. Dağı avucunun içi gibi bildiğinden bizi en uygun yerlerden götürüyor. Kocadere’yi bitirip, dağın kuzey yüzünden sırttan devam ediyoruz. Şimdi zirve külahını arkadan görüyoruz. Yaklaşık bir saat kadar yürüyüp külaha yaklaşmaya çalıştık. Külaha giden rota devasa kayaların arasından dik bir şekilde devam ediyor. Bir süre tırmandıktan sonra yolumuz kayboldu. Karşımızda kocaman kaya ve tırmandığımız rotayı tamamen kaplamış. Üstünden geçmek mümkün değil. Ben külaha nasıl ulaşacağız diye düşünürken; Süleyman ile Yüksel Bey önde kayanın altında kayboldu. Arkadaşlara seslenerek çantaları getirmelerini istedi. Kayaya yanaştığımızda buranın bir insanın geçebileceği kadar aralığı olan bir delik olduğunu farkettim. Yani üstümüzde devasa kayalar, biz küçük bir delikten sürünerek arakaya geçmeye çalışacağız. Yüksel Bey, Süleymanı karşıya geçirmiş, kendisi deliğin ortasında, bizden çantaları uzatmamızı istiyor. Birer birer çantalar elden ele uzatılarak Süleymana ulaştırılıyor. Tüm çantalar geçirildikten sonra sıra bizlere geldi. Önce bayanlar sürünerek delikten geçip arkaya ulaşıyor. Ardından erkekler geçiyor. Çok ilginç külaha ulaşmanın tek yolu burası. Neyse burayı geçtikten sonra artık külahın altındayız. Bizler ayaklarımızın altına serili muhteşem manzarayı izlerken, Yüksel Bey ve Süleyman külaha uzanan rotada hat hazırlıyorlar. Hat hazır olduğunda bizler onların nezaretinde teker teker zirveye ulaşıyoruz. Saat 11.00 de zirvedeyiz. Karşıdan ulaşılmaz olarak görünen külahın üzerindeydik ve burası 3-4 metrekarelik dümdüz bir alan. Manzara muhteşem. Bafa Gölü ve Söke Ovası ayaklarımızın altında. Bu tırmanış benim ilk dağcılık deneyimimdi. Ne iyi yapmışım da, buralara gelmişim dedim.

Hava çok güzel ve açık. Bizler zirvenin keyfini çıkarıyoruz. Süleyman ve eşi sırt çantalarından çıkardıkları yörenin meşhur böreği, bal, siyah ve yeşil zeytin ile patates salatasından yer sofrası hazırladılar. Bu kadar çok şeyi, sadece bizlere ikram edebilmek için sırtlarında zirveye kadar taşımışlar. Bizim çantalardan çıkanları da ekleyince, soframız kral sofrasına döndü. Börek o kadar lezzetli ki, kaç dilim yedip hatırlamıyorum. Böyle bir sofrayı valla rüyamda bile görsem inanmazdım. Ya bala ne demeli. Ben balı çok severim. 2 kilogram bal getirmişler zirveye. Bal kavanozunun biri bir benim elimde, bir diğeri Ziya Beyin. Bizden fırsat buldukça Gülsen Hanım ve diğer arkadaşlar kavanozdan balın tadına bakıyor. Yemek faslından sonra bol bol fotoğraflar çekilip inişe geçtik. İnişimiz yine Yüksel Bey ile Süleyman’ın kontrolünde yapılıyor. Külahı indikten sonra rotamız çıkış rotamızdan farklılaşıyor. Devasa kayaların üstünde bir o yana bir bu yana doğru seke seke karşımızdaki kaya külahını tırmanıyoruz bu kez. Kaya kütlesini geçtikten sonra kayalık alanda yan geçiş ve bir saatlik kayalarla boğuşmanın sonra sırt hattının düzlüğüne iniyoruz. Hafif aşağıya doğru eğimli parkuru takip ederek Damlar Mağarasına ulaşıyoruz. Burası ilginç bir yer. Küçük bir mağara ve kupkuru bir bölgede mağaranın tavanını oluşturan kayadan buz gibi su akıyor. Eksilen sularımızı dolduruyoruz. Elimizi yüzümüzü yıkayıp serinliyoruz. Artık inişe geçiyoruz. Rotamızı Anadolu Geçidinden aşağıya doğru uzanan dik bir vadiye çeviriyoruz. Rota oldukça dik ve kayalarla kaplı. Oldukça yorucu ama bir o kadar da keyifli bir rota. İnsan burada dağcılık yaptığını hissediyor. Gruptaki bazı arkadaşlar yorulmaya başladığından oldukça dikkatli bir şekilde inişimizi gerçekleştiriyoruz. Arada sırada verdiğimiz küçük molalarla dinlenmeye çalışıyoruz. Saat 19.00 sularında nihayet tırmanışa başladığımız köye ulaştık. Süleyman’ın evinde elimizi yüzümüzü yıkayıp serinledik, kızının hazırladığı çaya bahçedeki limon ağacından kopardığımız limonların suyunu sıkarak içiyoruz. Saat 20.00 sularında Süleyman’dan ayrılıp, kampa hareket ediyoruz. Çok yorgunuz. Ancak bu akşam için Güray’a balık siparişi vermiştik. Bazı arkadaşlarımız kampa ulaştığında göle girip, yüzerek dinlenmeye çalıştılar. Kıyafetlerimizi değiştirdik. Lokantanın yolunu tuttuk. Güray göle nazır terasta masalarımızı hazırlamış. Menümüz gölden yakalanan Kefal ve Yılan Balığı ve yerel otlardan yapılmış salata. Yemekte günün konusu tabii ki tırmanış idi. Tırmanışa katılmayıp kampta kalan arkadaşlarımıza yaşadıklarımızı, gördüklerimizi ballandıra ballandıra anlatıyoruz. Ancak yemek sonrası yorgunluk göz kapaklarımızın üstüne çökünce, herkes erkenden yemekten ayrılıyor. Saat 10.00’da birkaç kişi dışında hemen hemen herkes çadırlarına çekilmişti. Evet bugün çok yorulmuştum ve değil çadır taşın üstünde bile deliksiz uyuyabilirim.

Deliksiz bir uyku sonrası güneşin ilk ışıklarıyla uyandık. Dinlenmiştik. Bugün saat 12.00’de Ankara’ya hareket edeceğiz. Sabah kahvaltısını yörenin otlarıyla yapılan ve bizim için özel olarak hazırlanan “Otlu Börek” ve mısır unundan yapılan “Çaygıma” ile hep birlikte yapıyoruz. Kahvaltı sonrası grup ikiye ayrılıyor. Yarısı yüzmek ve göldeki adada bulunan tarihi yerleri gezmek için sandallarla göle açılırken, diğer grup köyü ve köydeki tarihi eserleri geziyor. Saat 12.00’ye doğru herkes geri döndüğünde çadırlar toplanıyor ve aracımıza yerleştiriyoruz. Süleymanın bizim için getirdiği ve kendi ürettiği bal, zeytin ve zeytinyağından satın alıp; Süleyman, eşi, Güray ve eşi ile vedalaşıp Ankara’ya hareket ediyoruz. Yolculuğumuz rahat geçiyor. Sohbetler, ikramlar, şarkılar, uyku derken gece saat 23.00 sularında sağ salim Ankara’ya ulaşıyoruz.

Mustafa KARABULUT
Faaliyet Raportörü
21-23 Nisan 2012 - Ankara